Her yıl Nisan-Ekim aylarında Şanlıurfa’dan Eskişehir’e gelen mevsimlik tarım işçileri, yaşadıklarını ve taleplerini Eskişehir Haber Ajansı (EHA) mikrofonuna anlattı. İşçiler adına konuşan Mehmet Ova, elektrik ve yol gibi hizmetlerin onlarla buluşmasını istiyor.
EHA’dan Deniz Çağlar Fırat ve Hüseyin Tuday ile Eskişehir’den yaklaşık 1 saat uzaklıkta, Alpu’nun 1 kilometre kadar dışında bir yerleşkeyi, mevsimlik tarım işçilerinin kaldıkları yeri ziyaret ettik.
Mevsimlik tarım işçileriyle ilk temas
Önce bir grup işçinin çalıştığı bir tarlaya uğradık. Oradaki çavuştan birkaç görüntü almak için ricacı olduk fakat o kadar kolay izin vermediler.
Burada insanlar dini kaidelere ve hiyerarşiye çok bağlı yaşıyorlar. Bir işçiyle bir şey görüşmek istiyorsanız onun çavuşundan izin almanız gerekiyor. Çavuş da onun gönlünü ne kadar hoş ettiğinize ve sizin samimiyetinize ne kadar inandığına göre bir karar veriyor.
Tarlaya elimiz boş gittik. İşçileri tam çalışırken yakaladık ve görüntü almak için onları mesailerinden alıkoyacak olmamız, sanırım onları biraz rahatsız etti. Yanlarında kadınların olması da onların gözünde, adımıza hoş bir izlenim bırakmadı. Birkaç fotoğraf alabilmiş olsak da amacımıza ulaşamadık ve tarladan elimiz boş döndük. Fakat sonraki sefer için hazırdık.
Oradaki insanların, yabancılar konusunda hassasiyetlerini anlamıştık ve gelecek ziyarette ona göre hareket edecektik.
Göçebe köy
Tarlanın ardından, işçilerin mesailerinden dönmelerini ve çadırlarına geçmelerini bekledik. Güneş batmaya yakın, yaklaşık 400 çadırın olduğu, etrafı tel örgülerle çevrili bir alana geldik.
Bölgenin büyüklüğü akılalmazdı. Özellikle Eskişehir’in ilçelerinin nüfusunu ve köylerin büyüklüğünü düşündüğümüzde, mevsimlik tarım işçilerinin konakladıkları alanın genişliği gerçekten inanılmazdı.
Öğrendiğimiz kadarıyla 100 dönümlük bir alan. Her sene bahar aylarında kurulan ve sonbaharda çekip giden göçebe bir köy…
İşçilerde hiyerarşik yapı, çavuşun rolü
Elbette gitmeden yine bir çavuşla konuştuk ve ondan izin aldık. Bu sefer konuştuğumuz çavuş biraz farklıydı. Alpu’nun yerlileri ona “King, Boss” diyordu. Yani çavuşların da çavuşu. Söylenene göre, eğer o çavuş bir akşam Alpu’dan gitme kararı alsa, ertesi sabah ilçede tek bir mevsimlik tarım işçisi ve çadır kalmazmış.
Büyük çavuştan gerekli izinimizi aldıktan sonra, bir markete uğradık ve ikinci turumuzda elimiz boş gitmedik.
Gittiğimiz yerde, bizi büyük çavuşun kardeşi Abdullah Ova karşıladı ve çadırına misafir ederek çay ikram etti. Çekim öncesi ettiğimiz kısa sohbet fazlasıyla ilgi çekiciydi. Şu an kaldıkları alanın yakın zaman önce tel örgülerle çevrildiği ve alanın mevsimlik işçilere teslim edildiğini öğrendik.
Yani, işçiler Urfa’dan Eskişehir’e geliyor, çalışıyor ve giderken çadırlarını toplamadan, sadece kendilerine ayrılan yerleşkenin kapılarını kapatıp gidiyorlar. Sonraki sene tekrar geldiklerinde evleri orada hazır bir şekilde duruyor.
Öte yandan, bazı Alpulular’ın, kimisinin çadırını evine kabul ettiği de söylendi ki bu da ilginç bir bilgi.
Akil adam, Mehmet Ova
Sonrasında, bizi zannedersem oranın en büyüğü, Mehmet Ova ile tanıştırdılar. Nüfus Arapça konuşuyor. Arada tek tük Türkçe bilen var ama köyün yaşlısı, Mehmet Ova, yeterli bir Türkçe’ye sahipti. 1951 doğumlu olan Mehmet Ova, tecrübesi ve bilgisiyle orada akil adam görevi görüyor gibiydi. Elbette otorite ve hiyerarşiye dahil değil. Neticede hala çavuşlar söz sahibi. Yine de Mehmet Ova’ya saygılarından olsa gerek hoca diyorlardı.
İlk 1992’de Alpu’ya geldiler
74 yaşındaki Mehmet Hoca, Eskişehir’e ilk 1998 yılında gelmiş. Fakat Alpu’nun mevsimlik tarım işçileriyle tanışması 6 yıl öncesine dayanıyor. İlk işçiler Alpu’ya 92’de gelmiş.
Mehmet Hoca o süreci şöyle anlattı:
“Benim gençliği Çukurova’da geçti. Ta 92 yılına kadar. Benim arkadaşlar bir Eskişehirli ile tanışmışlar. Bizim Eskişehir’de de tarım işi var. Gelin sizi tanıştıralım demiş. Önce 1 kişi geldi. 50-60 kişi getirdi. Ertesi sene 5-6 çavuş daha geldi. Ertesi sene bütün Eskişehir’in çevresi, Urfalılar, Güneydoğulular doldu. Ben daha sonra geldim. Yanılmıyorsam 98’de.”
Ne yetişiyorsa onu topluyorlar
Burada yaptıkları işleri de anlatan Ova, daha çok ekilen mahsülün toplayıcılığını ve getir götürünü yaptıklarını söyledi:
“Eskiden pancar çapası yapmaya giderdik. Çapa biterdi nohut yolmasına giderdik. Şimdi nohut biçerle biçiliyor. Pancar, makineyle sökülüyor. Burada sebze işi var. Şimdi şu an domates, biber, soğan, patates topluyoruz.”
Çavuşun payı
Günlük ne kadar kazandıklarını sorduğumda, bir kez daha hiyerarşik yapıdan söz etmek zorunda kaldık. Esasında günlük yevmiyeleri ortalama 900-950 liraymış ama çavuşlar, herkesin kazandığı paradan 100 lira gibi bir ücreti kendisine alıyormuş ve işçinin cebine giren ortalama 800-850 lira oluyormuş.
Tuvalete keçi düşüyor, çocuk düşüyor
Yaşadıkları zorlukları anlatan Mehmet Hoca, en çok hizmet eksikliğinden yakınıyor ki hiç de şaşırtıcı değil. İşçilerin yaşam şartları için “kötü” demek iyimser bir tanım olur. 3 bini aşkın bir nüfusa sahip olan köyde henüz elektrik yok. Düzgün bir altyapı çekilmemiş. O kadar ki tuvalet bile yok. Hatta işçilerin tuvalet niyetine kazdıkları çukura çocuk ve keçi düştüğünü belirten Ova, yaşam koşulları için şunları söyledi:
“Ne yok ki burada? Burada Alpu’nun nüfusu kadar insan var. Çukurlardan geçilmiyor. Elektrik yok, tuvalet yok. Bunları hep tarım işçileri kendi imkanlarıyla yapıyorlar. Adam gidiyor kepçe getiriyor, tuvalet çukuru yapıyor. İçine ya çocuk düşer ya keçi düşer ya biri. Bizimle ilgilenen yok. Başka yerlerde nereye gidersen git, adamların suları bile sıcak. Elektriği, her şeyi var. Bir şey istedikleri zaman belediye yapıyor. Yani hizmet görüyorlar, bizim burada hizmet yok. Evet. Kim ne yapabilir ki bize? Kim ne yapmış bize? Bir Allah’ın kulu çıksın, ‘ben bu tarım işçilerine bu hizmeti götürdüm’ desin. Ben anlından öperim. Buyursun hodri meydan. Biri desin, kurban olurum ya. Ama bizi burada insan yerine bile koymuyorlar.”
Pandemiden sonra eğitim durdu
Mehmet Hocayla işçilerin eğitim ve sağlık durumlarının da konuştuk. Ova, çocukların önceden eğitim alabildiklerini söyledi. Nisan ayında eğitimi yarıda kalan çocuklar, Ekim, Kasım’a kadar öğrenimlerine Alpu’da devam edebiliyorlarmış. Hatta eğitim için bir kere yerleşkeye bir çadır bile açmışlar. Ta ki pandemiye kadar. Pandemiden sonra eğitim aksamış ve çocuklar belki de 4-5 yıldır yarım kalan eğitimlerine Eskişehir’de devam edemiyorlar. Ova eğitime dair süreci, “Ben, bir önceki kaymakamla şahsen görüştüm. Allah razı olsun o adamdan. Minibüslerle götürdü, çocukların eğitimi tamamlıyordu. Bir sefer bir çadır kurup öğretmen gönderdi. Pandemiden sonra çocuklar eğitim alamamaya başladı” sözleriyle anlatıyor.
Sağlık hizmetlerine erişebiliyorlar ama iyi beslenemiyorlar
Sağlık hizmetlerine erişim konusunda bir problemleri yokmuş ama. Bölgedeki sağlık ocakları ve hastanelere gidiyorlarmış.
Her ne kadar sağlık kuruluşları onlara açık olsa da sağlıklı beslenemiyorlar. Kazandıkları 850 lirayla iyi beslenmenin mümkün olmadığını vurgulayan Mehmet Hoca şöyle aktarıyor:
“Adamın alacağı 850 lira. Sebzenin kilosu belli, etin kilosu belli. Zaten doğru dürüst yemeye kalksa yevmiyesi onu kurtarmaz. Zaten evde bekleyen 5-6 tane çocuğu var, hanımı var. Buradaki nüfusun hepsi işe gitmiyor ki. Çocuklar küçük, onlar tarlaya gidemez. Benim gibi yaşlılar da gidemez. Ben 70 yaşındayım. Bana kim iş verir? Kimse götürmez.”
Eskişehir’in her yerinde var, Alpu’da neden yok? Suç bizde mi?
Mevsimlik tarım işçilerine ayrılan alan büyük fakat özensiz. Toprak zeminin üzerine kurulmuş bir plan. Yağmur yağdığında her yerin çamur içinde kaldığı, arabaların saplandığı, jandarmanın bile giremediği bir yer. Elektrik ve altyapının yanında bu probleme de dikkat çeken Ova, “Yer olarak memnunuz. Şartlar iyileştirilmeli. Bu insanlar zaten emektardır, işçidir. Bunlara bir imkân tanısalar ne olur? Burada 2-3 kamyon kum dökülmez mi çadırlar arasına? Yağmur yağdığı zaman arabalar burada kalıyor. Jandarma geliyor geçemiyor. Nedir bu ya? Buraya elektrik çekilmez mi? Buraya tuvalet yapılmaz mı? Banyo yapılmaz mı? Neden Eskişehir’in her yerinde var da Alpu’da yok? Neden? Sorun ne? Suç bizde mi? Bak görüyorsun (ilerideki tuvaleti gösteriyor). Adam oraya çukur kazdı etrafını çevirdi, içine keçi mi düşer, çocuk mu düşer Allah bilir” dedi.
Mehmet Hoca banyo lafını geçirince merak ettim ve duş ihtiyaçlarını nasıl giderdiklerini sordum. Onu da imece usulü, ilkel bir şekilde halletmişler. Kimisi çadırlarının yanına yeni bir çadır atmış, üstünü çevirmiş ve orada banyo yapıyormuş. Bölgeye su teminini ise Alpu Belediyesi sağlıyormuş.
Çayırda doğar, çayırda yaşar, çayırda ölür…
Tabi, Nisan’dan Ekim’e çalışan işçilerin günlük 800-850 lira kazandığını duymak beni düşündürttü. Eskişehir’de dahi bu şartlar altında, bu ücretlere çalışmak ne akıl kârı ne de geçinilebilir bir meblağ. Dolayısıyla memlekete döndüklerine ne yaptıklarını sordum ve aldığım yanıt şöyleydi:
“Sebze bittiği zaman biz gidiyoruz. Burada iş kalmıyor. Herkes kendi evine gidiyor. Burada 5-6 ay çalışıp, memlekete dönüp 5-6 ay kazandığımızı yiyoruz. Buraya gelirken yol parasını ondan bundan dileniyoruz. Bizim hayatımız bu. Allah rahmet eylesin bir belediye başkanı vardı. İdris Özcan. Bir gün sizin gibi gazeteciler geldi. Dediler bu Urfalılar hakkında konuşmak istiyorum. Dedi ki, ‘Gitmene gerek yok. Ben sana özetini veririm. Bu Urfalılar çayırda doğar, çayırda yaşar, çayırda ölür.’ Buraya çayır diyorlar. Bizim hayatımız bu. İşin özeti bu.”
Memleketten evini sattı, Mahmudiye’den aldı
Bu haberi yapmaya ilk karar verdiğimde biraz sağdan soldan, biraz da Eskişehir’de tarım işiyle uğraşanlardan mevsimlik tarım işçilerini dinledim. Bazı bölgelerde, yabancı ve Arap olmalarından dolayı ırkçılığa uğradıklarını, dışlandıklarını işittim. Köyün yapısı bozulmasın ve muhafaza edilsin diye mevsimlik işçilere ev satmayan köyler varmış. Mehmet Hoca’ya biraz çekinerek, biraz da yumuşatarak sordum. Aldığım cevap biraz olsun beni mutlu etti. Mehmet Ova, Alpulular’la iletişimlerini şöyle özetledi:
“Alpu halkıyla biz yıllardan beri ittifak içindeyiz. Kimseden yana bir sıkıntımız yok. Alpu halkı kendine nasıl davranıyorlarsa bize de aynı davranıyorlar. Hiç ayrımcılık yapmıyorlar. Burada öyle kelimeler yok. Burada yaşayan herkes bizim kardeşimizdir. Buraya yerleşen var. Eskişehir’e yerleşen var, Çifteler’e yerleşen var. Mahmudiye’de var. Mesela adam memleketteki evini, tarlasını sattı, geldi Mahmudiye’den ev aldı.”
Kıvır babam kıvır
Son olarak sözü Ova’ya bıraktım, eklemek istediği bir şey varsa diye. O da bekledikleri basit hizmeti yineledi. Biraz da geçici tarım işçisi kadınların durumuna değindi. Hatta kadının onlardaki rolünden bahsetmiş oldu biraz. Kadınlar için, “ana, emektar” dedi. Elbette toplumsal mesaj vermeyi de ihmal etmedi Mehmet Hoca:
“Bizim Alpu halkıyla bir sorunumuz yok. Eskişehir halkıyla bir sorunumuz yok. Sorunumuz buradaki hizmet eksikliği. Başka bir şey değil. Adam benim için malını mı satıp beni Urfa’ya gönderecek? Öyle bir şey dünyada yok. Çalışıyoruz, kazanıyoruz, hayatımızı yaşıyoruz. Ama beklentimiz; yol, elektrik… Şimdi ne güzel herkesin buzdolabı olurdu. Çamaşır makinesi olurdu. Bayan almış çamaşırları, naylon leğenin içine koymuş, kıvır babam kıvır. O da insan değil mi? O kadınların günahı, bu hizmeti kim vermiyorsa onun boynuna. O anadır ya. Hem eştir hem anadır hem emektardır.”