Odunpazarı Belediyesi ile Eğitimciler Derneği (EĞİT-DER) tarafından düzenlenen “Köy Enstitülerinden Günümüze Kooperatifçilik” paneli, Yunus Emre Kültür ve Sanat Merkezi’nde gerçekleştirildi. Programa CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, Odunpazarı Belediye Başkanı Kazım Kurt, Tepebaşı Belediye Başkanı Ahmet Ataç, Bilecik Belediye Başkanı Melek Mızrak Subaşı, Eskişehir milletvekilleri Utku Çakırözer ve İbrahim Arslan katıldı. Panelde konuşmacı olarak Gökhan Günaydın’ın yanı sıra eski Köy-Koop Genel Başkan Yardımcısı Erdoğan Yıldız ve eğitimci Emin Dağlı yer aldı.

Osmanlı borcunun 2/3’ü genç Türkiye Cumhuriyeti’ne yüklenmiştir
Konuşmasında Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki ekonomik ve sosyal tabloyu değerlendiren Gökhan Günaydın, Türkiye’nin zor şartlar altında kurulduğunu vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:
“Bir tarihsel kimliğimiz var. Önemli bir coğrafyanın, kadim bir memleketin evlatlarıyız. Ancak bu memleket bize bahşedilmedi. Biz bu memleketi kurtaran ataların bugünkü evlatlarıyız. 1923 yılında 29 Ekim’de Cumhuriyet ilan edilmiştir, devlet kurulmuştur ama unutmamamız gereken bir yapı vardır. Memleketin nüfusu kabaca 13 milyondur. %85’i köylerde yaşamaktadır. Sanayi altyapısı olarak bize devredilen neredeyse yoktur. Osmanlı borcunun 2/3’ü genç Türkiye Cumhuriyeti’ne yüklenmiştir. 1929’a kadar yeni gümrük vergileri koyamama zorunluluğu da getirilmiştir.”
İnönü ve Atatürk o sözü akıllarından hiç çıkarmadı
Günaydın, Lozan görüşmeleri sırasında yaşanan bir diyaloğu aktararak ekonomik bağımsızlığın önemine şu sözlerle dikkat çekti:
“İsmet İnönü’ye Lord Curzon şunu söylemiştir: ‘Sen bugün savaşı kazanan bir komutanın en yakınındaki yardımcısı ve arkadaşı olarak bütün bu önerdiklerimizi reddediyorsun. Bizimle başka bir pazarlık içine giriyorsun. Bugün senden isteyip de alamadıklarımızı şu kağıda yazıyorum ve bu cebime koyuyorum. Çok kısa süre içerisinde ekonomik olarak idare edemeyeceksiniz ve bizden para istemeye geleceksiniz. O zaman ben bunu cebimden çıkartacağım ve nerede kalmıştık diyeceğim.’ Bu çok büyük bir tehditti. İnönü bunu Mustafa Kemal’e nakletti ve bunu akıllarından hiç çıkartmadılar. Askerler savaşı kazandıktan sonra sağlam bir ekonomiyi inşa etmek üzere rasyonel akılla çalışmaya başladılar. Bir tek yol vardı, başka yol yoktu. Tarımı yeniden ayağa kaldırmak. Anadolu köylüsü o cepheden bu cepheye yıllarca savrulmuş durmuş, terini ve kanını akıtmış; o halde köylünün köyünde tutulması gerekiyor, üretimin yeniden tahrik edilmesi gerekiyor.”

Köyünde oturan değil, üretici olan köylü milletin efendisidir
Cumhuriyet’in tarım politikalarına ilişkin konuşan Günaydın, Atatürk’ün köylüye verdiği önemi şu ifadelerle aktardı:
“İşte bu çerçevede Atatürk, ‘Köylü, gerçek üretici, hakiki müstahsil, milletin efendisidir’ demiştir. Hakiki müstahsil milletin efendisi olan; köyünde oturan değil, üretici olan milletin efendisi olan. Birkaç şey yaptılar hızla; Köy Kanunu çıkardılar, köy topraklarının satılmasını engellediler, köye ilişkin düzenlemeler getirdiler, muhtarlığı bir önemli kurumsal kimlik haline dönüştürdüler. Beraberinde Tekel’i 4 milyon TL’ye devletleştirdiler.”
Maltepe zararlı ama Marlboro değil öyle mi?
Günaydın, Tekel’in geçmişteki rolü ve sonrasında yaşanan gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulunarak şöyle devam etti:
“Gittiğim her yerde bunu anlatıyorum, özellikle anlatıyorum. Arkadaşlar; Osmanlı borcu nedeniyle, Osmanlı borçlarını ödeyemediği için Osmanlı’nın gelirleri yabancılara resmen devredilmiş ve bu çerçevede Tekel, üretimiyle ve ticaretiyle Fransızların reji idaresine verilmiş. Üretim yapmaya çalışan köylülere ‘Sen kaçakçısın’ denilmiş ve reji idaresinin kurduğu kolcu hizmetiyle, Anadolu köylüleri arasındaki çarpışmalarda binlerce insan ölmüş. Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyet kurulduktan hemen sonra Tekel’i 4 milyon TL’ye devletleştiriyor ve Türkiye’nin her tarafında kendi tütünümüzü yeniden üretmeye başlıyoruz, fabrikalarımız kuruluyor. Ne zamana kadar? Kendilerini bize milli ve yerli olarak anlatan bu müflis tüccarların başa geçme zamanına kadar. Tekel’i, 2 milyar 700 milyon liraya, bir günlük faiz parasına British American Tobacco firmasına peşkeş çektiler. Şimdi ben soruyorum burada. Bazı sigara markaları, hatırlayabilecek misiniz? Maltepe sigarasını hatırlıyor musunuz? Samsun’u? Tokat’ı? Tekel 2000’i? Yeni Harman’ı? Bafra’yı? Birinci, İkinci… Bir sürü sigara vardı. Bunlar hangi fabrikalarda üretilirdi? Bunlar Tokat’ta, Samsun’da, Adana’da, Malatya’da, İstanbul’da, İzmir’de üretilirdi. Bu sigara fabrikalarının tamamı satıldı. Artık memlekette yerli tütün üretimi kalmadı. Kendimize ait bir tek sigara markası olmayan bir millet haline geldik. Artık sigara içiyorsan Marlboro içeceksin, Camel içeceksin ya da diğerlerini içeceksin. Bu zavallılık değil mi arkadaşlar? Milli ve yerliyim diye sigara fabrikalarını peşkeş çekiyorsun. İşçiler işlerini kaybediyorlar, köylüler üretimlerini kaybediyorlar ve bize diyorlar ki sigara sağlığa zararlıdır. Öyle mi? Mesela Maltepe sigarasını içersen zararlı ama Marlboro içersen zararlı değil öyle mi? Bugünkü böyle.”
Cumhuriyet dönemi 3 beyaza dayalı sanayileşme
Cumhuriyet dönemi Türkiye’nin fabrikalaşmaya ve yerli üretimi arttırmaya yönelik hamlelerini de anlatan Günaydın, “Cumhuriyet 3 beyaza dayalı bir sanayileşmeyi önüne hedef olarak koydu. Buğday üretemiyordu memleket, unu yoktu. Türkiye’de buğday üretimi organize edildi, Türkiye’nin 4 bir yanına un fabrikaları kuruldu. Türkiye şekeri dışarıdan alıyordu. Şeker fabrikaları Türkiye’nin 4 bir yanına tesis edildi, pancar üretimi kuruldu. ‘Her fabrika bir kaledir’ denildi” dedi.
Atatürk şeker fabrikasının yerini bizzat gösterdi

Eskişehir Şeker Fabrikası’nın kuruluş sürecini de anlatan Günaydın, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bir hatırasını örnek gösterdi ve şu açıklamada bulundu:
“Mustafa Kemal Atatürk’e soruyorlar: ‘Eskişehir’de şeker fabrikasını nereye yapalım?’ Treni durduruyor, Eskişehir’de iniyor ve Eskişehir’deki şeker fabrikasının yerini bizzat eliyle gösteriyor ve diyor ki: ‘Kente yakın bir yerde olmalı ki Eskişehirli her gün Cumhuriyet’in kurduğu bu fabrikayı görerek memleketiyle, milletiyle gurur duysun’ diyor. İşte biz böyle bir insanların, böyle bir gururun evladıyız.”
Krizi fırsata çeviren cumhuriyet
Konuşmanın devamında dokuma ve pamuk üretimine dikkat çeken Günaydın, “Üçüncü mesele dokuma. Memleket yamalı pantolonlarla dolanıyor orta yerde. O halde Türkiye’de pamuk üretimi organize edilmelidir ve o pamuğu işleyecek dokuma fabrikaları üretilmelidir. Bunlarla ülke 1923’ten 1929’a kadar hem ayakta durmuştur hem karnını doyurmuştur hem de Osmanlı borçlarını memleketin en zor zamanında ödemiştir. Ne zamana kadar? Ta ki 1929’a kadar. Büyük bir dünya ekonomik buhranı çıkmış, fiyatlar fırlamış ve dünya ekonomisine tarım ürünü satıp sanayi ürünü ithal ederek bağlanmanın mümkün olmadığı bir yeni döneme geçilmiştir. İşte bu dönemde kriz nedeniyle ağlamak yerine krizi fırsata çevirmeye çalışan bir Cumhuriyet aklı yeniden devreye girmiştir. Artık tarım sanayisi yerine daha ağır sanayi memleketin 4 bir yanına kurgulanmaya başlamış” ifadelerini kullandı.
Çıkartılan altının %98’ini yabancılar alıyor
Günaydın, Türkiye’de çıkarılan altın madeninin Osmanlı döneminde ve şu anda ne kadarının yabancı sermayeler tarafından alındığını kıyaslayarak şöyle konuştu:
“Madenler, Maden Tetkik Arama ile Etibank. Yani yabancılara peşkeş çekilmeden kendi madenini kendin çıkartıyorsun. Burada bir parantez açayım, Türkiye altın madenciliği yapıyor, öyle mi? Çıkarttığı altının %98’ini yabancılar alıyor. Ben Osmanlı iktisadı dersleri verdim üniversitelerde. Osmanlı’nın son zamanlarında altının %75’ini çıkartanlar alırlarmış. Biz de anlatırdık ki; Osmanlı ne denli gerilemiş, ne denli dış çıkarlara ipotekli hale gelmiş ki kendi altının %75’ini veriyor. Şu anda %98. Dünyada bundan daha büyük bir sömürge madenciliğinin yaşandığı bir yer yoktur. Bunu nasıl sağladılar? Maden Tetkik Arama işini, o kurumun içini boşaltarak, Etibank’ı ortadan kaldırarak. Dolayısıyla kamusal madenciliğin yerine peşkeş madenciliğine, sömürge madenciliğine devrederek. O altın madenlerinin %98’ini yabancılar almıyor aslında. Bunların her birinin yerli ortağı var. Bundan 170 yıl evvel sakallı bir iktisatçı, ‘sermayenin çanak yalayıcıları’ demiş bunlara. Yani yabancı %90’ını, %80’ini alıyor, geriye kalanı da yerli ve gizli ortaklarının ceplerine konuluyor ve birileri de bununla zengin oluyorlar. Türkiye böyle bir düzenin içerisinde.”
Panel, konuşmacılara hediye ve plaket takdim edilmesinin ardından sona erdi.






