Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası Eskişehir Şube Başkanı Uğur Özatak, kentteki sağlık ve sosyal hizmet kurumlarında yaşanan personel eksikliği, ağır iş yükü ve çalışma koşullarındaki haksızlıklara dikkat çekerek sert bir yazılı açıklama yaptı. Özatak, işçilerin yaşadığı sorunların birkaç kişinin şikâyeti olarak geçiştirilemeyeceğini ve çalışma düzeninde emekçilerin giderek yok sayıldığını vurguladı.

Özatak

"İşçinin ne zaman düşünüleceği hiç konuşulmuyor"

Özatak, sorunlara değinerek, “Eskişehir’de sağlık ve sosyal hizmet alanında artık görmezden gelinemeyecek bir tablo var. Bunu birkaç çalışanın şikâyeti olarak görmek, birkaç kurumda yaşanan birkaç olay diye geçiştirmek artık mümkün değil. Ortada daha büyük bir sorun var: İşçinin giderek yok sayıldığı bir çalışma düzeni. Bugün sağlık ve sosyal hizmet işçisi ekonomik olarak zaten zor durumda. Hayat pahalı, geçim zor. Ama mesele bununla da bitmiyor. Kurumlarda personel eksik. Eksik personelin yükü mevcut çalışanların üzerine bırakılıyor. Bir işçiden birkaç kişinin yapacağı iş bekleniyor. İşçi kendi görevini yapıyor, bunun üzerine başka işlerin yükü de onun üzerine bırakılıyor. Sonra dönüp işçiye 'Kurumu düşün', 'İhtiyaç var', 'Sen de yardımcı ol' deniliyor. İşçi zaten kurumu düşünüyor. Yıllardır düşünüyor. Eksik personelle çalışıyor, fazladan yük taşıyor, nöbete kalıyor, gece çalışıyor, hafta sonu çalışıyor. Ama nedense işçinin ne zaman düşünüleceği hiç konuşulmuyor” dedi.

"Hesabını soruyoruz"

İşçinin yaşadığı sıkıntılardan bahseden Özatak, “İşçi ne zaman düşünülecek? Çalışma düzenine bakıyoruz, ayrı bir sorun. Nöbet listeleriyle ilgili sorunlar var. Bazen ortada düzgün bir nöbet listesi olmadan, işçiye WhatsApp üzerinden mesaj atılarak “yarın nöbetçisin” denilerek nöbete çağrılıyor. Nöbet düzeni WhatsApp mesajıyla mı kuruluyor? İşçinin ne zaman, hangi şartlarda çalışacağını bilmeye hakkı yok mu? İşçinin ailesi, planı, hayatı yok mu? Üst üste nöbetler, blok nöbetler, dinlenmeden yeniden çalışmak zaten işçiyi tüketiyor. Bir de rapor meselesi var. İşçi hastalanıyor, rapor alıyor. Yasal olarak çalışma süresinden sayılan raporlu süre, dört saat üzerinden hesaplanıyor ve ortaya çıkarılan bu eksiklik üzerinden işçiye ilave nöbet yazılıyor. Biz bunu soruyoruz. Hesabını soruyoruz” diye konuştu.

"Baskı ve mobbing gördüğünü söyleyen çalışanlar var"

Baskı ve mobbing ile karşılaşan işçiler olduğunu söyleyen Özatak, “Karşılığında ise işçiye açıklama yapmak yerine: “Listeleri incelediğinizi kanıtlayın” deniliyor. Listeler kurumda. Kayıtlar kurumda. Rapor kurumda. Çalışma saatleri kurumda. İncelemek kurumun görevi değil mi? İşçi hakkını aradığı zaman neden sürekli işçiden bir şeyleri kanıtlaması bekleniyor? Personel açığının sorumlusu rapor alan işçi mi? Değil. O zaman neden bedelini işçi ödüyor? İşçi hastalandığı için cezalandırılamaz. Personel açığının faturası işçinin sağlığından çıkarılamaz. Personel eksikse personel alınır. İşçinin sağlığından personel açığı kapatılmaz. Ama mesele burada da bitmiyor. İşçi bütün bunları sorguladığında bu defa başka bir tablo çıkıyor. ‘Bu nöbet neden böyle?’, ‘Bu hesap nasıl yapıldı?’, ‘Bu görev neden bana veriliyor?’, ‘Ben neden sürekli çalışıyorum?’, ‘Ben hakkımı istiyorum.’ Bu soruları soran işçi bir anda sorun çıkaran oluyor. ‘Çok konuşuyor’ deniliyor. Fişleniyor. Etiketleniyor. Baskı ve mobbing gördüğünü söyleyen çalışanlar var” dedi.

"İşçi köle değil"

Özatak, sendikal tercihlerinden ötürü farklı muameleler görüldüğünü söyleyerek, “Sendikal tercihi nedeniyle farklı muamele gördüğünü söyleyen işçiler var. İşçi konuştuğu için sorun oluyorsa sorun işçide değildir. Sorun, işçinin konuşmasını istemeyen anlayıştadır. İşçi susmayacak. Hakkını soracak. Nöbetini soracak. Ücretini soracak. Görevini soracak. Çalışma saatini soracak. Ve hakkını aradığı için baskı görmeyecek. Çünkü işçi köle değil. İşçi, kurumların bütün açıklarını kapatmak için sınırsız bir kaynak hiç değil. Bir başka mesele de liyakat. Sahada oluşan ciddi bir adalet duygusu problemi var. Çalışanların bir kısmında şu düşünce oluşmuş durumda: “Birilerinin yakınıysan daha rahat yerde çalışırsın.” Bazıları ağır iş yükünü sürekli taşırken bazıları daha rahat çalışma koşullarına sahip olabiliyor algısı oluşuyorsa bunun sorgulanması gerekir. Kamu kurumlarında ölçü yakınlık olamaz. Akrabalık olamaz. “Bizim adam” anlayışı olamaz. Ölçü emek olacak. Ölçü liyakat olacak. Ölçü adalet olacak. Çünkü işçinin gözünde adalet duygusunu kaybederseniz, o kurumda çalışma barışını da kaybedersiniz” ifadelerini kullandı.

"İşçiyi yok sayarsanız yurttaşın aldığı hizmeti de riske atarsınız"

İşçilerin rahat koşullar altında çalışmadığını aktaran Özatak, “Bugün sağlık ve sosyal hizmet işçisi ekonomik olarak zorlanıyor. Üzerine birkaç kişinin yapacağı iş yükleniyor. Nöbet yükü geliyor. Rapor aldığında hesap kitap yapılıyor. Hakkını sorduğunda “çok konuşuyor” deniliyor. İtiraz ettiğinde baskı gördüğünü söylüyor. Bir de bazı insanların ilişkileri nedeniyle daha rahat şartlarda çalıştığını düşünüyorsa, siz bu işçiden ne bekliyorsunuz? İşçi sadece bedenini değil, sabrını da tüketiyor. İşçi maddi olarak zorlanıyor, fiziksel olarak yoruluyor, manevi olarak yıpranıyor. Ve bütün bunlar bir noktada hizmete de yansıyor. Çünkü sağlık hizmeti sadece doktor ve hemşireden ibaret değil. Sosyal hizmet sadece birkaç unvandan ibaret değil. Sekreter var. Hasta bakıcı var. Temizlik işçisi var. Bakım hizmetlerinde çalışan var. Teknik ve destek hizmetlerinde çalışan var. Gece gündüz kurumun görünmeyen yükünü taşıyan işçiler var. İşçi olmadan bu sistem yürümez. İşçiyi tüketirseniz hizmeti de tüketirsiniz. İşçiyi yok sayarsanız yurttaşın aldığı hizmeti de riske atarsınız” dedi.

"İşçinin sözünün ve hakkının yeterince dikkate alınmadığı bir düzen"

Özatak, konuya ilişkin bazı sorular yönelterek, “Eskişehir’de sağlık ve sosyal hizmet gerçekten güçlü olduğu için mi ayakta, yoksa çalışanlar kendilerini tükettiği için mi? Çünkü sürekli işçinin fedakârlığına güvenerek sistem yürütemezsiniz. Bir yerde o fedakârlığın da sınırı gelir. Bugün yaşananların tamamına baktığımızda birbirinden bağımsız sorunlar görmüyoruz. Personel eksikliği, ağır iş yükü, nöbetler, blok nöbetler, WhatsApp üzerinden son dakika nöbet bildirimleri, raporun çalışma süresinden sayılmasıyla ilgili yapılan hesaplamalar ve bunun üzerinden ilave nöbetler, görev tanımı sorunları, liyakat tartışmaları, baskı ve mobbing iddiaları, işçinin “çok konuşuyor” diye etiketlenmesi… Bunların hepsi aynı yere çıkıyor: İşçinin sözünün ve hakkının yeterince dikkate alınmadığı bir düzen” dedi.

"Sendika işçinin hakkını savunmak için vardır"

Özatak, yetkili sendikalılara sorular yönelterek, “Siz kimin sendikasısınız? İşçi size sorununu anlatıyorsa göreviniz o işçinin sesini kısmak değil, yükseltmektir. İşçi nöbetten şikâyet ediyorsa takip edeceksiniz. İşçi personel eksikliğini söylüyorsa gündeme getireceksiniz. İşçi baskı gördüğünü söylüyorsa yanında duracaksınız. İşçi hakkını aradığı için hedef hâline geliyorsa karşısında duracaksınız. Ama işçinin sorununu çözmek yerine işçiyi idareye şikâyet eden, işçiyle idare karşı karşıya geldiğinde işçinin yanında durmayan, işçinin sesini kısmayı tercih eden bir anlayış varsa kusura bakmasınlar: Biz buna sendikacılık demeyiz. Sendika işçiyi idareye şikâyet etmek için yoktur. Sendika işçiyi susturmak için yoktur. Sendika idarenin işini kolaylaştırmak için yoktur. Sendika işçinin hakkını savunmak için vardır. İşçinin karşısında idareyle kol kola giren bir sendikal anlayışı kabul etmiyoruz” dedi.

"Artık sözün bittiği yerdeyiz"

İşçilerin rahat bir yaşam sürmesi için mücadelenin devam edeceğini aktaran Özatak, şu ifadeleri kullandı:

İşçiyi korkutarak, baskı altına alarak, ‘çok konuşma’ diyerek susturmaya çalışan hiçbir anlayışın karşısında susmayacağız. Kim yaparsa yapsın söyleyeceğiz. Çünkü mesele sendikaların birbirleriyle yarışı değil. Mesele işçinin hakkı. Mesele işçinin onuru. Mesele Eskişehir’de sağlık ve sosyal hizmetin geleceği. Bütün bunları anlatıyoruz. Dilekçeler veriyoruz. Görüşüyoruz. Uyarıyoruz. Sorunları ortaya koyuyoruz. Ama aynı sorunlar devam ediyorsa artık aynı yerde durmanın anlamı yok. Çünkü müzakere çözüm için yapılır. Çözüm yoksa, işçinin sesi duyulmuyorsa, aynı uygulamalar devam ediyorsa artık başka bir aşamaya geçmek zorundayız. Müzakere bitti. Buradan sonra mücadele var. İşçinin hakkı için mücadele var. İşçinin çalışma koşulları için mücadele var. İşçinin onuru için mücadele var. Gerekiyorsa basın açıklaması yapacağız. Gerekiyorsa eylem yapacağız. Gerekiyorsa hukuk mücadelesi vereceğiz. Gerekiyorsa kurumların önünde olacağız. Ama artık işçinin susturulmasına izin vermeyeceğiz. Personel eksikliğini işçinin sırtına yüklemeyi normalleştirmeyeceğiz. Birkaç kişinin yapacağı işi bir işçiye yüklemeyi normalleştirmeyeceğiz. WhatsApp mesajıyla son dakika nöbet bildirmeyi normalleştirmeyeceğiz. Rapor alan işçinin karşısına ilave nöbet çıkarmayı normalleştirmeyeceğiz. İşçinin fişlenmesini, “çok konuşuyor” diye etiketlenmesini normalleştirmeyeceğiz. Baskıyı, mobbingi ve ayrımcılığı normalleştirmeyeceğiz. Liyakat yerine yakınlıkların belirleyici olduğu bir düzeni normalleştirmeyeceğiz. Ve en önemlisi, işçinin yok sayılmasını normalleştirmeyeceğiz. Çünkü sağlık ve sosyal hizmetin gerçek gücü işçidir. İşçi varsa hizmet var. İşçi varsa sağlık var. İşçi varsa sosyal hizmet var. Bu mesele birkaç işçinin meselesi değil. Bu mesele bir sendikanın meselesi değil. Bu mesele Eskişehir’in meselesi. Ve artık sözün bittiği yerdeyiz. Müzakere bitti. Mücadele başladı. Normalleşme yok. Geri adım yok. İşçinin hakkı varsa, mücadele var.

Kaynak: Bülten