CHP Eskişehir Milletvekili İbrahim Arslan, yerel yönetimlerden parti içi tartışmalara, belediyelerin yaşadığı mali kıskaçtan Eskişehir’in yatırım payına kadar geniş bir çerçevede değerlendirmelerde bulunarak, ülkenin içinde bulunduğu çok yönlü krizin kişisel ve siyasal hesapların önüne geçtiğini vurguladı.

Uzun yıllara dayanan belediyecilik tecrübenizle bugünkü belediye meclislerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin döneminizle kıyasladığında ne değişti? Bugün belediyeler yatırım yapabilecek imkana sahip mi, yoksa belediyecilik anlayışı farklı bir yöne mi evrildi?
2024 yerel seçimleri öncesinde yerel yönetimlere ilişkin projeler ortaya konulurken, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik koşullarla paralel bir yaklaşım benimsendi. Bu süreçte belediyeler, emekliler, çalışanlar ve dar gelirli yurttaşlara yönelik sosyal ve toplumcu belediyecilik hizmetleri üzerinden bir taahhüt yarışına girdi. Türkiye bir anayasal devlettir ve Anayasa’nın 126. ve 127. maddeleriyle idari yapımız tanımlanmıştır. Merkezi idare ile mahalli idareler, anayasal düzlemde kendi görev ve yetki alanlarıyla vücut bulmuştur. Devlet, merkezi idare ve bakanlıklar eliyle ülkenin yaşamış olduğu sorunlara kamu penceresinden bakarak yatırımları hayata geçirirken, yerel yönetimler de mahalli idareler aracılığıyla, bu hizmetleri sağlayabildikleri ölçüde yaşama geçirme sorumluluğu üstlenmektedir. O nedenle görev ve sorumluluklar farklıdır.
“İktidar siyasi bir intikam duygusuyla hareket ediyor”
Yerel yönetimlerin gelirleri yasa ile tanımlanmıştır. Dolayısıyla kimse kimseye lütuf dağıtmıyor. Yasalarla belediyelerin, merkezi idarenin bütçesinden alacağı paylar tanımlanmıştır. Geldiğimiz noktada son derece yetersizdir. İktidar, 2024 yerel seçim sonuçlarıyla birlikte özellikle Cumhuriyet Halk Partili belediyeler başta olmak üzere muhalif belediyelerin üzerinde baskı unsuru oluşturmuştur. “Silkelenme” sözcüğüyle vücut bulan bir yaklaşım haline gelmiştir. Yerel yönetimler, sanki kamu kurumu niteliği taşımıyormuş gibi bir yaklaşımla; iktidarın siyasi bir intikam duygusuyla hareket ettiği algısını güçlendiren “belediyeleri silkeleyin, SGK ve vergi borçlanın üzerine gidin” söylemleriyle ciddi bir kıskacın altına alınmıştır. Böyle bir ortamda belediyelerin yatırım yapma, köklü yatırım yapma olanaklarını elinden almaya başlamıştır.
“Belediyeler silkeleniyor, iktidar kendine bonkör”
İktidar, içinde bulunduğumuz ekonomik bunalımdan çıkış gerekçesiyle bir tasarruf genelgesi yayımladı. Ancak kamuoyunda bu genelge, sanki yalnızca belediyelere özgüymüş gibi bir algı yarattı. Oysa tasarruf genelgesi tüm kamu kurumları kapsıyor. Buna rağmen iktidar kendine bonkör davranırken, yerel yönetimler açısından ciddi engellemeler getirildi. Genelge yeni değil, pandemi dönemden başlayarak 2023 öncesinde de benzer düzenlemeler yapılmıştı. Son yayımlanan genelge, önceki uygulamalardan farklı olarak denetim, izleme, raporlama ve yaptırım mekanizmalarını da içeren çok daha farklı bir noktaya taşındı. Bu durum, belediyelerin elini büyük oranda kısıtladı. Yerel yönetimler, rutin hizmetleri dahi yürütmekte zorlanan bir noktaya sürüklendi. Harcama yapabilmenin temel koşulu gelir ve kaynak varlığıdır. Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri de gelir yetersizliğidir. 2026 yılında faize ayrılan pay 2 trilyon 760 milyar liraya ulaşırken, 81 ile hizmet veren tüm belediyelere aktarılacak toplam pay yaklaşık 1 trilyon 600 milyar lira. Bu tutar, faize ayrılan payın yüzde 60’ına denk geliyor.
“Meclisler el kaldır–indir olmaktan çıkarılmalı”
Üç dönem belediye meclis üyeliği yaptım. Hukukçu olmamakla birlikte belediye mevzuatına hakim olduğumu düşünüyorum. Yılmaz Büyükerşen gibi bir duayenin yanında yetişmiş olmanın verdiği deneyimle, hem muhalefette hem de iktidarda görev yapma süreçlerini bizzat yaşadım. Yasada kesinlikle değişikliklerin yapılması gerekiyor.
Belediye meclis üyeliği, ayda bir kez toplanıp bazen neyin oylandığının bile farkında olmadan “kabul edenler, etmeyenler” şeklinde yürütülen bir mekanizma olmaktan çıkarılmalıdır. Ben belediye meclis üyelerini yerel parlamenterler olarak görüyorum. Bu nedenle meclis üyeliğinin kentin tüm yerleşim alanlarına ilişkin konularda politika üreten, süreci takip eden, konuya hakim ve aktif bir yapıya kavuşturulması gerekir.
“Belediye meclisleri yerel parlamentoya dönüşmeli”
Belediye meclislerini yakından izleyen gazeteciler olarak bugün sık sık “nerede o eski meclisler” demek zorunda kalıyoruz. Bu değerlendirme yalnızca bizim gözlemimiz değil; siyasi partilerin kendi içlerinde de dile getiriliyor. Sizce bu tablo, insan kaynağı havuzunun zayıfladığını mı gösteriyor?
İnsan kaynağı açısından bir eksiklik yok. Önemli olan bu kaynaktan yararlanma niyetinin ve becerisinin ortaya konulmasıdır. Belediye meclisleri, yapısal olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne benzer, aralarındaki tek fark yasa yapma yetkisidir. Bu nedenle belediye meclis üyelerinin de sorgulayabilen, mevzuata hakim ve siyasal değerlendirme yapabilecek niteliklere sahip olması gerekir. Siz bir kenti tasarlıyorsunuz, o yüzden hayaliniz olmanız lazım. Kenti tasarlamak, kısa vadeli değil, 20,30, 50 yıllık bir perspektifle düşünmeyi gerektirir. Bu niteliklere sahip şehir plancıları, mimarlar ve mühendisler varken, bu özellikleri taşımayan insanlarla bu şehri tasarlamaya kalkarsanız bir faciaya yol açarsınız. Siyasi partilerin bu süreçteki rolü elbette önemlidir.
Ancak meclis yapısını oluştururken, siyasi partilerin, belediye başkan adaylarının ya da parti genel merkezlerinin bu dokuya uygun bir strateji geliştirmeleri gerekiyor. Ön seçim ya da merkez yoklamasıyla örgütün taleplerini karşılayacak bir yapı oluştururken, diğer yanda da niteliği esas alan ve akademik meslek örgütlerinin temsilini de içeren bir yapıyı organize ediyor olabilmemiz gerekir. O zaman meclisler yerel parlamentoya dönüşebilir.

“Kral öldü, yaşasın yeni kral anlayışını doğru bulmuyorum”
CHP’de, Yılmaz Büyükerşen sonrası için “yeni bir dönem” ve “daha demokratik bir yapı” söylemi öne çıkıyor. Sizce Yılmaz Büyükerşen döneminde gerçekten tek adamlı bir yapı mı vardı, yoksa bu algı mı yaratılıyor? Hoca sonrası CHP’de çok seslilik mümkün mü?
1999’dan bu yana Yılmaz Büyükerşen tek başına yol yürümedi. Etrafına bir kadro ve bir siyasal hareketle birlikte ilerledi. O dönemde bu kentte siyaset yapan pek çok isim, Yılmaz Hoca’nın oluşturduğu kadroların içinde yer aldı. Kimi bir yerlere geldi, kimi gelemedi… Bugün “tek adam” eleştirisi yapılacaksa, asıl sorulması gereken şudur: Yirmi altı yıl boyunca bu yapının içinde olanlar neden o gün itiraz etmedi? Hoca’nın etrafında ne işiniz vardı, neden o zaman karşı durmadınız? Bu süreç karşılıklı bir işbirliği projesiydi. Söylenecek söz çok, arşivlerimiz bunun belgeleriyle dolu. Bütünüyle o dönemi reddeden bir yaklaşımı sağlıklı ve doğru bulmuyorum, hele ortada bir başarı varken. Yılmaz Hoca bugün belediye başkanı olsaydı bu sözler sarf edilir miydi yada tartışma konusu olur muydu? Tartışma, Yılmaz Hoca’nın aday ve liste belirlemesi üzerinden yürütülüyor. O zaman geçmişte örgütlerde görev alan arkadaşlarımızın her biri kendini sorgulaması gerekir. “Örgütüz” diyorsunuz, o zaman örgüt olarak ne yaptınız? Ne kadar direnç gösterdiniz ya da genel merkezin aldığı kararlarda kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Bu tartışma sığ ve gereksizdir. Çünkü ortada yerel yönetim anlayışı açısından ciddi bir başarı vardır. Yılmaz Hoca’dan sonra bu bayrağı üstlenmiş insanlar olarak görevimiz; aldığımız bayrağı yere düşürmeden daha yükseğe taşımanın mücadelesini vermektir. Parti içerisinde bu iş demokrasi ve çok seslilikle ilişkilendirilecekse, örgütlerimizin de buna uygun dokuyu oluşturması gerekir. Belediye meclis üyesi, belediye başkanı ya da milletvekili olabilmek için süreci ve zemini kişisel kaygılarla faydacı biçimde kullanırken, “kral öldü, yaşasın yeni kral” yaklaşımını doğru bulmuyorum. Herkesi hak ettiği noktaya taşımak gerekir; bunu da vefa duygusuyla ilişkilendirmek gerekir.
“Ülke yangın yeri, adaylık hesabının zamanı değil”
Son günlerde Eskişehir’de milletvekili aday listeleri dolaşıma giriyor. Yakın zamanda bir seçim mi bekleniyor? Buna paralel olarak yükselen ön seçim talebi, CHP açısından gerçekten başarıyı artıracak bir araç mıdır? Mevcut CHP örgüt yapısı dikkate alındığında, bugün sağlıklı bir ön seçim yapılması mümkün mü?
Memleket yangın yerine dönmüş, biz o büyük yangının içerisinde aynada saçını tarayanlar gibi davranamayız. Elbette siyasi hedefi olan arkadaşlarımızın her birini saygıyla karşılıyorum. Bu tartışmalar olacaktır, ancak bugünlerde konuşulmasını sağlıksız buluyorum. “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır; o satıh bütün vatandır” şiarıyla hareket etmek zorundayız. Ülkede hem derin bir ekonomik bunalım hem de hukuk, demokrasi, adalet ve halk egemenliği açısından ciddi bir kriz yaşanmaktadır. Böyle bir tabloda herkesin bireysel kaygıları bir kenara bırakıp, topyekun bir anlayışla bu satı koruma sorumluluğu vardır. Böylesi bir siyasal atmosferde kimin milletvekili, belediye başkanı, meclis üyesi ya da il-ilçe başkanı olacağının zerre kadar kıymeti yoktur. Böyle düşünen arkadaşlarımız varsa milyonlarca insanımıza yanlış yaptığının farkında olması gerekir. Elbette zamanı geldiğinde adaylar tartışılır, ancak bugünün konusu, kişisel kaygılarla parti içinde ya da kamuoyunda öne çıkmaya çalışmak, bunu yaparken de kibirli ve seçkinci bir tutum sergilemek değildir.
“Vatandaş bir kilo meyvenin hesabını yapıyor, milletvekili olsam ne olur, olmasam ne olur”
Vatandaş bir kilo meyve-sebze alabilmenin hesabını yaparken, milletvekili olsam ne olur, olmasam ne olur? Önemli olan partiyi iktidara taşımaktır. Eğer ülkeyi yönetecek güce ulaşamazsak kimin milletvekili olduğunun da bir önemi yoktur. Bugün milletvekiliyiz, ne kıymeti harbiyesi var. Günlerdir yatırımları yazıyoruz, çiziyoruz, konuşuyoruz. Kimileri de baktığı pencereden “milletvekilleri ne yapıyor, neredeler…” diye konuşuyor. Muhalefet milletvekili ne yapabilir? İktidar olacaksınız ki kentte ve ülkeye faydanız olsun. Böyle bir ortamda elli, yüz tane isimin tartışılmasını sağlıklı bulmuyorum. Sekter buluyorum.
“Bu partide ön seçimi en son yapan benim”
Bu partide ön seçimi en son yapan kişi benim. 1999 seçimlerimde CHP merkez ilçe başkanıydım; o yıl ön seçimi yaptık. Ne yazık ki o tarihten bugüne kadar yapılmadı.
Zaman zaman “örgüt yoklaması” denilen uygulamalar oldu ama ben bunu yöntem olarak doğru bulmuyorum. Parti içi demokrasiyi ve örgüt iradesini savunan biri olarak söylüyorum; sadece “ön seçim yapılsın” demek, tek başına sorunu çözmez. 2024 yerel seçimleri öncesinde Tepebaşı ve Odunpazarı’nda belediye meclis üyeleri eğilim yoklamasıyla belirlendi, genel merkez de bu sonuçlara uydu. Bugün belediye meclis yapısına dair şikayetler dile getiriliyorsa, bu durum ortada bir sorun olduğunu gösteriyor.
“Ön seçim” dersiniz, tribünden alkışı alırsınız
Tek başına örgüt içinde yapılan bir belirlemeyle seçmenin karşısına çıkmak yeterli değildir; çünkü sandıkta son sözü söyleyecek olan seçmendir. Önemli olan, seçmenin gönlüne girmiş ve güvenini kazanmış kadrolarla yol yürüyebilmektir. Ön seçimi savunuyorum, ancak bunun kriterlerle birlikte ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Partide bunlar konuşulduğu zaman üye tanımı tartışılmıyor. Türkiye’nin her yerinde farklı etnik ve inanç yapıları, coğrafi ve demografik özellikler, farklı siyasal dokular var. Bu çeşitliliği tek bir yöntemle “şöyle yapalım” diyerek, yok sayamazsınız. Böyle yaklaşımlar bazen yanlış sonuçlar doğurur. Tecrübeme dayanarak söylüyorum: Parti içi demokrasi işlemelidir ama emeğe dayalı yükselme, parti içi eğitim, üyelerin sivil toplum ve demokratik kitle örgütleriyle bağları, parti çalışmalarına katılım, aidat ve aidiyet gibi unsurlar sistemli biçimde işletilmelidir. Ön seçim bu altyapı üzerine hazırlanmalıdır. Buna ek olarak, aday sayısının iki katı kadar ismin örgüt tarafından belirlenmesi ve ardından bağımsız, objektif bir araştırmayla seçmenin nabzının yoklaması gerekir. Tek başına “şu yöntem doğrudur” diyemem. “Ön seçim” dersiniz, tribünden alkışı alırsınız. Alkış almak için değil, doğruyu yaparak iktidara yürümek için strateji geliştirmek zorundayız.
“Olası ittifakta listeler sıkışacak, kentler masaya yatırılacak”
Önümüzdeki genel seçimlerde, birlikte yol yürüyebilecek en az dört ila altı partinin yer aldığı bir ittifak ihtimali bulunuyor. Bu tabloda Cumhuriyet Halk Partisi şuan için yalnız görünüyor. Böyle bir olasılıkta CHP, kadın, genç ve nitelik temelli kota ve kontenjan uygulaması yapacak. İttifak oluşması halinde ise genel merkez listelerde yer açmak durumunda kalacak. Bu da kentlerin bütünüyle masaya yatırılması, hangi ilde hangi sıranın hangi partiye bırakılacağının konuşulmasını beraberinde getirecek. Bütün bu olasılıklar içerisinde siyasi aktörlerin buna göre kafalarında bir canlandırma yapması gerekir.
“İktidar, Eskişehir’e şaşı bakıyor…”
Gündeminizde 2026 yılı yatırım programı var. AK Parti, Eskişehir’e yapılan yatırımları anlatırken yüksek tutarlı rakamlar dile getiriyor. Ankara’dan bakıldığında, Eskişehir gerçekten iktidarın yatırımlarından yeterince pay alan bir kent mi?
2026 yılı yatırım programında Eskişehir’in adı geçen yaklaşık 50 proje yer alıyor.
Çevre yolu yok. İlçe bağlantı yollarını artık “yapacağız, edeceğiz” demekten, çıkarmak gerekiyor. Bölünmüş yolları alkışlıyoruz, iktidar da bununla çok övünüyor ama 35 kilometrelik Alpu Yolunu 10 yılda bitiremediniz. Mihalıççık, Mihalgazi, Sarıcakaya yolunu bitiremediniz. İktidar, Eskişehir’e şaşı bakıyor. Bunu da kendi milletvekilleri aracılığıyla itiraf ettiler. Ne yazık ki Eskişehir, yatırım bütçesinden hak ettiğini alamıyor. 2024 yılında kentten merkezi idareye kişi başı 31 bin lira aktarılırken, yatırımların geri dönüşü kişi başı yalnızca 4 bin lira oldu. Eskişehir 27 bin liralık artı değer yaratıyor ve hakkı olanı talep ediyor.
“2026 için Eskişehir’e ayrılan ödenek 9 milyar lira”
“24 yılda 380 milyar lira para harcadık” deniyor; ancak bu rakamın önemli bir kısmı hızlı tren yatırımıdır. Hızlı tren sadece Eskişehir’e özel bir proje mi? Rakamlar doğru kabul edilse bile 24 yıla bölündüğünde yıllık ortalama 16-17 milyar lira rakam düşüyor. 2026 için ayrılan ödenek yalnızca 9 milyar liradır. Sanılıyor ki Eskişehir’de öyle şiddetli siyasi kavga var ki hiç kimse yan yana gelemiyor, bu kavganın sonucunda da Eskişehir hizmet alamıyor. Eskişehir’i siyasi olarak cezalandırmaya, ölüyü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyorlar. Arada, canları sıkılınca sırf görünmek için gelenlerle Eskişehir’i toparlayamayız. Arkadaşlarımızdan Eskişehir’in hak ettiği yatırımları bu kentte aktarmalarını bekliyoruz. Muhalefet, meslek odaları ya da diğer kurum ve kuruluşlar bu yatırımların önünde engel değildir. Mesele gerekli ve yeterli ödeneği aktarmamanızda… Aktarın, engeliniz nedir? Eskişehir’den alıp veremediğiniz nedir? Yapmadığınız her yıl daha büyük maliyetlere katlanıyoruz. İktidar bu konuda samimi değil.
“AK Parti İl Başkanının çağrısıyla toplantıya katılmam”
Eskişehir Konseyi etrafında çeşitli tartışmalar yaşandı ve ardından toplantı usulüne ilişkin bir değişiklik yapıldığı açıklandı. Siz bu süreci ve Eskişehir Konseyi’ni nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sorun, kurumların bir araya gelememesi ya da lobi eksikliği değildi. Kamuoyu oradan yol yürümeye çalıştı. Ben bir CHP milletvekiliyim. AK Parti İl Başkanının çağrısına hayatta ayak uydurmam, gitmem… Birincisi; AK Parti İl Başkanı bu çağrıyı yapabilecek yetkiye haiz birisi değil. İkincisi; Biz parti devleti anlayışına karşı mücadele ediyoruz. Kenti ve devleti temsil edem makam valiliktir, çağrı vali tarafından yapılırsa herkes gelir ve düşüncesini ifade eder. Bir araya gelince çevre yolunun yapılacağı, yatırımların geleceği sanıldı. Israrla söylüyorum; Eskişehir’in sorunu bir araya gelememekte değil, iktidarın bu kentte şaşı bakması ve gerekli kaynak ile ödeneği aktarmamasıdır. Buna ne biz engeliz ne de belediye başkanlarımız. Vali Bey’in çağrısıyla 2025 yılında Ulaştırma Bakanıyla görüştük. Ocak ayında 2026 yılı yatırım programı yayınlandı. Demek ki sorun bir araya gelememekte değil. Eskişehir’e çakılacak her çiviyi kim yaparsa yapsın, ayakta alkışlarız ve destek veririz. Valilik çağrısı olursa toplantılara katılırım; bunun dışındaki çağrılara tavrım nettir.





