Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir yalnızca sınavlar, müfredatlar ve değişen yönetmeliklerle değil; aynı zamanda derinleşen toplumsal sorunlarla birlikte tartışılıyor. Bir yanda şiddetin okul sıralarına kadar indiği bir tablo, diğer yanda üretimden kopmuş, ezbere dayalı ve sürekli yönü değişen bir eğitim anlayışı var. Tam da bu nedenle, yıllar geçmesine rağmen Köy Enstitüleri hala yalnızca geçmişte kalmış bir eğitim modeli olarak değil; kaybedilmiş bir kalkınma ve aydınlanma fikri olarak hafızalardaki yerini koruyor.

Yeni Nesil Kuşak Köy Enstitüleri Derneği’nin kurucuları arasında yer alan Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erdoğan Kaya ile Köy Enstitülerinin mirasını, bugünün eğitim sistemini, “Kent Enstitüleri” tartışmalarını ve Türkiye’de eğitimin neden kronik bir çıkmaza sürüklendiğini konuştuk.

Köy Enstitüleri, bugünkü eğitim sisteminde özlemle anılan bir model. Bir akademisyen olarak, içinde bulunduğumuz eğitim tablosuna baktığınızda bu modeli nereye koyuyorsunuz ve o günlerden bugüne neler değişti?

Ben Çifteler Köy Enstitüsü’nden mezun olan bir öğretmenin çocuğuyum. Çocukluğum da enstitüye sadece 3 kilometre uzaktaki bir köyde geçti. Köy Enstitüleri, kırsal kesime dönük bilim ve teknolojiyi harmanlayan bambaşka bir medeniyetin sembolüydü. Bugün zaman zaman sempozyumlarda bu modeli tartışıyoruz ancak Köy Enstitülerine geri dönmek mümkün değil. Çünkü ülke ve dünya gerçekleri artık çok farklı… Bu noktada Prof. Dr. Adil Türkoğlu hocamız “Kent Enstitüleri” adlı bir kitap kaleme aldı. Hocamız, 'O yıllarda nüfusun yüzde 80'i köylerdeydi, biz de köyleri kalkındırmak için bu enstitüleri kurduk. Bugün ise nüfusun yüzde 80'i kentlerde. Öyleyse artık Kent Enstitüleri kurmalı, öğretmen yetiştirme sistemini bu yeni düzene uyarlamalıyız' der. Nitekim artık köy kavramı da kalmadı, köylerin çoğu mahalle statüsüne geçti. Bizler bugünün dünyasında “teorisyen” kalırken, enstitü ruhu “pratisyenliği” temsil ediyordu. O yüzden de başarılı oldular. Uygulamaya dönük, bilimsel ve üretimle iç içe bir model…

Bir akarsu koca bir bölgenin kaderini değiştirdi

Köy Enstitüleri mirası bugün sadece mezunların anılarında mı yaşıyor, yoksa o günün şartlarında imkansızı başaran daha derin bir dinamik mi vardı?

Köy Enstitüsünü var eden ve aydınlanmayı sağlayan asıl güçlerden biri bölgedeki akarsudur. İsmail Hakkı Tonguç o vadiyi boşuna seçmedi. Geçenlerde çiftçilik yapan bir öğretmenimiz, “Biz kendimize Seydi Suyu çocukları deriz” dedi. Seydi Suyu deyip geçmeyin; o su olmasaydı biz 1930’larda, 40’larda elektrikle tanışamayacaktık. Sineme ve tiyatro o suyun gücüyle köye geldi. Bir akarsu, koca bir bölgenin kaderini değiştirdi. Eğer o enerji ve aydınlanma olmasaydı, kitap okuyacak ışığı bile bulamayacaktık. Bu aslında iç içe geçmiş bir zincir, bir medeniyet halkasıdır. Avrupa’dan, özellikle Macarlardan getirilen inşaat ve ziraat teknolojileriyle köylerde yepyeni bir düzen kuruldu. Yeni sebze ve meyveler, modern tarım yöntemleri toprakla buluştu. Köy Enstitüleri sadece bir öğretmen yetiştirme projesi değil, bünyesinde sağlıkçıyı da tarımcıyı da barındıran, köyü her anlamda ayağa kaldırmayı hedefleyen birçoklu kalkınma hamlesiydi.

Belki artık Köy değil, Kent Enstitüleri gerekir

Köy Enstitülerinin o meşhur 'iş içinde eğitim' modelini bugünün şartlarında yeniden canlandırmak ve teorik eğitim kıskacından kurtulmak mümkün mü?

Bu modelin günümüze uyarlanması elbette mümkün…Bu aslında her şeyden önce bir anlayış, siyasi bir irade meselesidir. “Yapılamaz mı?” derseniz, pekala yapılabilir. Bir tarafta o yılların 13-14 milyonluk nüfusu, diğer tarafta bugünün 86 milyonu var. Zaman zaman Avrupalı eğitim komisyonlarıyla bir araya geliyoruz. Bizim en büyük çıkmazlarımızdan biri öğrenci sayımızın çokluğu ve mevcut kapasitenin bu yoğunluğa yetmemesi. Ancak tüm bunlar doğru bir planlamayla aşılabilir. O dönem, yokluk içerisinde 21 tane eğitim kampüsü kurulmuşsa, bu tamamen siyasal bir kararlığın sonucudur. Bugün köy kavramı değişimiş olabilir ama ihtiyacın özü aynı kalmıştır. Belki adı Köy Enstitüsü olmaz da Adil Hoca’nın dediği gibi “Kent Enstitüsü” olur. Bugün, Türk-Alman okullarına baktığımızda şunu görüyoruz; Üst katta teorik ders işlenirken, hemen alt katındaki atölyelerde o bilginin pratiği yapılıyor. İtalyanların ve Almanların bugün hala uyguladığı bu atölye-okul modelini, biz de kendi gerçekliklerimize uyarlayarak yeniden hayata geçirebiliriz.

Betonların arasına sıkışmış çocuklar yetiştiriyoruz

Prof. Dr. Adil Türkoğlu’nun 'Kent Enstitüleri' yaklaşımından bahsettiniz. Bugünün şehirleşmiş dünyasında bu model bize tam olarak neyi vaat ediyor?

Köy Enstitüleri kurulduğunda temel hedef, köyün kalkınması ve kırsal yaşam biçiminin niteliğinin artırılmasıydı. Kent Enstitülerinde ise kentsel yaşam biçimini odağa almak gerekiyor. Burada asıl mesele şu: Cumhuriyet bizi ümmetten yurttaşa taşıdı; peki biz bugün o "aydın yurttaşı" kent hayatı içerisinde nasıl şekillendirmeliyiz? Bu kaygıyı gütmek zorundayız. Bugün çocuklarımızın ömrünün yarısı ailede, yarısı okulda geçiyor; ancak hem öğretmenler hem de öğrenciler olarak hep betonların arasındayız. Bu ortamları mutlaka değiştirmemiz gerekiyor. Kent Enstitüleri kurulurken, Köy Enstitülerinin o meşhur "uygulama" boyutunu korumalı ama bunu kentsel gerçekliğe uyarlamalıyız. O dönemde nüfusun çoğunluğu köylerde olduğu için öğretmen adayları köye göre hazırlanırdı, bugün ise kentli yaşam biçimine göre donatılmalılar. Fakat bu eğitim, sadece teorik bir kentlilik bilgisi değil temel yaşam gerekliliklerini de kapsamalı.

Üreten insan tüketiciye dönüştürüldü

Önce Köy Enstitüleri kapatıldı, ardından köy okulları boşaltıldı... Bu durumun kırsaldan kente göç ve toplumsal yapı üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Köy okullarının boşaltılmasıyla birlikte toplumsal zihnimizde de büyük bir kırılma yaşandı. Köylü ailelerin çocukları artık "ben burada üretmeyeyim, asgari ücretle de olsa kentte bir iş bulup orada yaşayayım" düşüncesine itildi. Maalesef bu anlayış dalga dalga tüm topluma yayıldı. Kapitalist düzen, sürekli tüketen kitlelere ihtiyaç duyar. Bu sistemde, kentlerde ne kadar tüketirse o kadar mutlu olan, tüketemediğinde ise derin bir depresyona giren kitleler oluştu. Üretimden koparılan insan, kentin içinde sadece birer tüketici haline getirildi.

Finlandiya sorunu öğretmende çözdü

Türkiye'de eğitim sistemi, en sık bakan değişiminin yaşandığı ve müfredatın sürekli tartışmaya açıldığı bir alan. Sizce neden eğitim sistemimizle bu kadar sık oynanıyor? Milli Eğitim'de köklü bir devlet geleneğinin oturtulamamasının arkasındaki temel sebep ve asıl hedef nedir?

OECD tarafından açıklanan PISA ölçümlerinde dünya genelinde büyük başarı yakalayan Finlandiya’nın bu konudaki yaklaşımı çok nettir. Finlandiya Eğitim Bakanı, teknolojinin ve bilgi paylaşımının bu kadar güçlü olduğu bir çağda sürekli program güncellemeye gerek olmadığını savunuyor. Onlar sorunu kaynağında; yani öğretmende çözmüş durumdalar. Öğretmen adaylarını yüksek lisans düzeyinde ve özellikle "tasarımcı" yetkinliğinde yetiştirerek topu öğretmene bırakıyorlar. Biz bunu yapmıyoruz…

Milli Eğitim Bakanı eğitime yabancı

Avrupa’daki örneklere baktığımızda, sistem üzerinde büyük ve ani değişiklikler yapılmadığını görürüz. Önemli olan, öğretmeni yetiştirme aşamasında bu işi çözmektir.

Ancak Türkiye’de eğitim, ne yazık ki siyasetin ve makam ele geçirme mücadelesinin en büyük alanı haline geldi. Siyasi partiler seçim öncesi programlarını paylaşıyorlar fakat orada yazılanlar ile uygulamalar birbirini tutmuyor. Eğitim, uzun vadeli bir yatırım ve bir ülkenin geleceğinin garantisidir. Bu yüzden Milli Eğitim Bakanlığı en hassas ve en çok tartışılan kurumdur. Nitekim bugünkü muktedirler bile "22-23 yıldır bu alanda başarılı olamadık" diye itirafta bulunuyorlar. Onlarca bakan değişti, ancak eğitimin en küçük hücrelerini bilen, öğrencinin, velinin veya öğretmenin ne yaşadığını bizzat deneyimleyen bir isim gelmedi. Siyasal anlamda "en çok oyu getiren kimse" mantığıyla, eğitim dışı mesleklerden isimlerin bakan yapılması büyük bir yanlıştır. Eğitimin içinden gelmeyen bir bakan, şiddetin ortaokul seviyesine kadar indiği bir okulun gerçeklerine yabancı kalıyor; bunu konuşmalarından bile anlamak mümkün. Milli Eğitim Bakanı eğitime, okullara ve velilere yabancı.

Eğitimin dili kucaklayıcı olmak zorunda

Eğitimin dili mütevazı, yumuşak ve kucaklayıcı olmalıdır. Toplumu kutuplaştıran veya aşağılayan bir üslubun pedagojide yeri yoktur. Yaşanan bu sorunların temel kaynağı, eğitimin ne olduğunu bilmeyenlerin bakan olmasından kaynaklıdır. Bugün bakanlığın merkez teşkilatındaki üst kademeler, öğretmenlik kökenli olmayan insanlarla dolu. Toplantılarda görüyoruz ki sınıfta ne yaşandığını bilmiyorlar, öğrenciyi tanımıyorlar.

Eğitim politikalarında son yıllarda sıkça vurgulanan 'dindar nesil' kavramını ve bu hedefin sahadaki karşılığını bir eğitimci olarak nasıl okuyorsunuz?

Biz yetişkinler eğitim programlarını hazırlarken genellikle "çocuk bizi anlamaz, biz reçeteyi verelim o uygulasın" mantığıyla hareket ediyoruz. Oysa çocuklar her şeyi gözlemliyor, her şeyin farkındalar ve en çok da bizleri model alıyorlar. Bugünün çocukları siyasetçilere, öğretmenlere ve yetişkinlere bakarken; "Bu insanlar adil mi, hukuka uygun mu davranıyorlar?" diye soruyorlar. Eğer rol modellerinde adaletsizlik görüyorlarsa, ona göre bir tutum geliştiriyorlar. Burada asıl mesele şu: Dindarlıktan kast edilen nedir? Sadece dini kuralları günlük hayatta şekilsel olarak yaşayan insanlar mı? Toplumu ayakta tutan güç ahlaktır, iyi insan olmaktır. Bunu besleyecek olan ise adalet ve hukuktur. Siz adaleti tesis etmediğiniz sürece, "benden olan" ve "olmayan" ayrımı yaptığınızda, çocuklar bu davranışları en saf haliyle gözlemliyor. Gençlerin ufukları aslında çok açık ama biz programları onlarla birlikte değil, onlara rağmen yaptığımız için bu ufku körleştiriyoruz. Genç kuşak, mevcut uygulamalara bakarak dindarlığı her zaman "iyi bir şey" olarak kodlamıyor. Aksine; liyakatsizliği ve adaletsizliği gördüğünde, "Demek ki dindarlık hukuksuzlukla eş değer" diyerek din ile arasına mesafe koymaya başlıyor. Başarı, müfredata daha fazla din dersi saati veya kazanımı eklemekle gelmez. Başarı, adaleti model alan, kucaklayıcı davranışlar sergileyen ve bilgiyi ahlakla birleştiren bir iklimi çocuklara sunabilmekle gelir.

Toplum artık aynı reçetelerden yoruldu

Eğitim, çok katmanlı ve kronikleşmiş sorunları olan bir yapı. Bu tabloyu tersine çevirmek bugünden yarına mümkün mü?

Maalesef bugün üniversitelerimizde bile kontenjanların üçte biri boş kalıyor. Çünkü çocuklarımız en temel ihtiyaçları olan barınma ve beslenme sorunlarını aşamıyorlar. Bu tablo üzücü ama ne yazık ki gerçek… Eğitimi toparlamak istiyorsak, işe önce felsefemizi ve düşünsel yapımızı değiştirerek başlamalıyız. Toplumu bu değişime inandırmak zorundayız. Toplum buna inanırsa değişime destek verir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, o büyük yokluklar içinde bu başarıldıysa, bugün hayli hayli başarılabilir. Peki, bu sorunlar nasıl çözülecek? Her şeyden önce anlayışın değişmesi şart. Ortada bir tıkanma var. Sürekli aynı hastalık için aynı etkisiz ilaçlar reçete ediliyor. Oysa toplum artık farklı yüzler, yeni alternatifler ve gerçek çözümler görmek istiyor. Siyasi tartışmalardan ve sonu gelmeyen çıkmazlardan herkes bunaldı.

Okul duvarlarını yükselterek sorunları çözemeyiz

Ben 10 yılı öğretmenlikte, 27 yılı akademide geçmiş biri olarak şunu biliyorum: Eskiden okulların kapıları herkese açıktı, bugünkü gibi şiddet sarmalı yoktu ve toplumla okul iç içeydi. Okul duvarlarını yükselterek sorunları çözemeyiz. Çocukların yaşadığı sosyolojik sıkıntıları kaynağında bulup çözmemiz gerekiyor ki bunların ucu hep ekonomiye dayanıyor. Anne ve babanın yaşadığı geçim derdi doğrudan çocuğa yansıyor. Okulda karnı doymayan, zorunlu ihtiyaçları karşılanmayan çocuk; ister istemez zorbalığa ve şiddete yöneliyor. Bu, birbirine bağlı bir sosyolojik zincirdir. Bu zinciri kırmak için yönetenlerin güçlü bir irade göstermesi ve süreci bir "sosyal kalkınma hamlesi" olarak ele alması gerekiyor. Nüfus artış hızı azalıyor, mevcut okul yatırımları belki de gelecekte boş kalacak; tüm bunları bugünden planlamalıyız. Unutmayalım ki okullar toplumun motor gücü, kalkınmanın merkezidir. Öğretmen ise sadece ders veren değil, çocuk aracılığıyla aileye ulaşan toplumsal bir liderdir. O halka güçlenirse, tüm toplum aydınlanır. Okullar, toplumun kronikleşmiş birçok probleminin çözüleceği asıl kaynak noktalarıdır.

Eğitim fakülteleri zirvedeyken neden işlevsizleştiriliyor?

Son dönemde gündemde olan 'Eğitim Akademileri' projesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum, mevcut Eğitim Fakültelerinin geleceğini ve öğretmen yetiştirme sistemini nasıl etkileyecek?

Eğitim Akademileri projesinin hem devletimizi hem de milletimizi ciddi bir zarara uğratacağını düşünüyorum. Her şeyden önce, halihazırda derin bir ekonomik kriz yaşanırken bütçenin bu alana kaydırılması ve öğretmen adayları için öngörülen iki yıllık süreç büyük bir zaman kaybıdır. YÖK istatistiklerine baktığımızda, Eğitim Fakültelerinin en çok araştırma ve yayın yapan kurumlar olduğunu görüyoruz; örneğin Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi bünyesindeki Eğitim Fakültesi bu konuda zirvededir. Hal böyleyken sormak gerekir: Benim burada öğretmen adaylarına verdiğim eğitim ile akademide verilecek olanın ne farkı olacak? Milli Eğitim Bakanlığı, "öğretmen niteliğini güçlendireceğiz" iddiasında bulunuyor ancak akademide ders vermesi için yine fakültelerdeki hocaları görevlendiriyor. Bu durumda değişen ne olacak? Eğitim fakülteleri işlevsizleştiriliyor. Türkiye genelinde 66 eğitim fakültesi var. Öğrenci sayılarında yüzde 10-15’lere varan bir azalma varken, devasa yatırımlar yapılmış bu binalar ve yetişmiş binlerce akademisyen adeta atıl duruma itiliyor.

Kaynak: Ayşe Kaytan Uçak