AK Parti Eskişehir kurucuları arasında yer alan, 2002-2006 yılları arasında il başkanlığı koltuğuna oturarak yerel ve genel seçimleri yöneten Fikret Dönmez ile Eskişehir Organize Sanayi Bölgesi’ndeki (OSB) ofisinde bir araya geldik. Partinin geçmişini ve bugününü konuştuk. Ancak karşımda alışılagelmiş, ezberlenmiş parti cümlelerini tekrarlayan biri yoktu.
2004 yerel seçimlerindeki kırılma noktalarını da anlattı, 2006’daki olaylı kongrede yaşanan kırılmaları da... En çok konuşulacak kısım ise Yılmaz Büyükerşen’in evindeki gizli buluşma ve gelen “Gel DSP’den aday ol” teklifiydi. Fikret Bey bugün o günü çok net özetliyor: “O zaman kabul edemedim ama şimdiki aklım olsa kabul ederdim!”
Parti içi zenginleşme eleştirilerinden Erdoğan sonrası partiyi bekleyen risklere kadar, Eskişehir siyasi hafızasına not düşecek samimi bir söyleşi oldu.
Sözü uzatmayayım; işte Fikret Dönmez’in o açıklamaları...

-Yıl 2001... AK Parti henüz iktidar değil, siyasi tablo tamamen belirsiz. Kurucu kadroda yer almak dışarıdan bakınca ciddi bir risk. O belirsizlik ortamında nasıl bir hisle "Ben de varım" dediniz?
Partinin kurulacağını duyduğumda çok heyecanlandım. Ayağımda bir kırık oluştuğu için öyle çok gidip gelemedim ama arkadaşlarıma, kurucu il başkanımız Osman Yüksel’e destek verdiğimi ve mutlaka böyle bir partide görev alınması gerektiğini söyledim. Ben de listeye yazıldım.
-Siyasete girmeden önce nasıl bir hayatınız vardı? Nasıl bir konfor alanını bırakıp bu sorumluluğun altına girdiniz
Niye yazıldım? Daha öncesinde hiçbir siyasi geçmişim yoktu. Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum; yani sosyal yapıyı bilen biriyim. O dönem ekonomik durumum da iyiydi, seramik sektöründe danışmanlık yapıyordum. Türkiye’de yönetimsel bir sıkıntı olduğunu bildiğim için Recep Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının çok faydalı olacağına inanıyordum. Beni yanıltmadı, çeyrek asırdır iktidarda.
-Durumunuz iyiydi ama dışarıdaki hayat sizi kaygılandırdı yani... Sizi durup dururken siyasete iten, sokakta gördüğünüz o kriz fotoğrafı neydi tam olarak?
Ekonominin kötü olduğu yollara yansıyordu. Kamyonlar, TIR’lar artık yollarda gözükmez olmuştu. Rahmetli Ecevit ve koalisyon hükümetinde memur maaşları zor ödenecek kaygısı yaşanıyordu. Biz de dedik ki; böyle bir yerde, böyle bir zamanda ülkeye katkı sağlamak için böyle bir oluşumda yer alalım. AK Parti kurucu il yönetiminde görev aldık. Sonrasında arkadaşlarımız milletvekili adayı olunca il başkanlığı bize kaldı.

-Siyasete girişte kapınızı çalan birileri oldu mu, yoksa süreç kendi kendine mi gelişti?
Osman Yüksel hem hemşehrim hem de çocukluk arkadaşımdır. Kendisine teklif geldiğinde hiç düşünmeden kabul etmesi gerektiğini söyledim. Benim bu konudaki yaklaşımımı görünce o da beni listeye dahil etti. Böylelikle siyasete ilk adımı atmış olduk.
-Siyaset biraz da ailenin, sevdiklerinin zamanından çalmak demek... Çevrenizden “Fikret Bey, ne işiniz var siyasette, başınıza iş açacaksınız” diyen çıkmadı mı? İlk tepkiler nasıldı?
Elbette yaşandı o kaygılar… 28 Şubat yaşanmış, askeri vesayetin baskısı sürüyor; insanlar yaşam tarzından, inancından dolayı ötekileştiriliyordu. İnsanlar kuruluşta yer alıp ülke kurtulsun istiyordu ama “çocuğum başına bir şey gelir mi, işinden olur mu?” kaygısı da yaşıyordu. Hatta unutamadığım bir anım var... Ankara’da il başkanı olarak toplantıdayken mezun olduğum okula uğradım. Rahmetli bir hocam vardı, beni evladı gibi severdi. Yanımızdaki arkadaş "Hocam, Fikret AK Parti’nin il başkanlığını yapıyor" deyince hoca bir anda döndü, "Senin o adamın partisinde ne işin var?" diye tepki gösterdi. Ben de "Hocam göreceksiniz, bu adamın partisi bu ülkeyi 25-30 yıl yönetecek" dedim. O zamanki kuruluş felsefesi ve ülkenin şartları bana bu öngörüyü veriyordu.
-Eskişehir’deki o ilk günlere dönersek... Partinin ilk tabelası nereye asıldı? Bir de işin finansal boyutu var tabii; teşkilatın masrafları nasıl karşılandı?
İlk binamız İki Eylül Caddesi’ndeydi. Fakat o dönem tramvay çalışmaları başlayınca ulaşım zorlaştı. İnsanlar rahat gelip gitsin diye partiyi Hasan Polatkan Caddesi’ne taşıdım. Açılışa Sayın Genel Başkan da geldi, gerçekten görkemli bir açılış oldu. Hatta gelen giden "Aynı Genel Merkez gibi yapmışsınız" diye övgüyle bahsediyordu. Finansman konusuna gelince... O dönem Genel Merkez’den bir yardım gelmiyordu. Bina ve personel giderlerini tamamen biz karşılıyorduk. Yönetimdeki arkadaşlarımız aidatlarını fazlasıyla ödüyor, kendi kazancımızdan partiye bütçe ayırıyorduk. Genel Merkez ancak ilerleyen dönemde aldığı yardımların bir kısmını illere dağıtmaya başladı.

-Yani ilk il başkanlığı binası tam bir imece usulüyle mi kuruldu? Masayı, sandalyeyi cebinden veren mi getirdi?
Aynen öyle oldu… Özellikle yönetimden Ayhan Arslan ve Osman Yüksel’in çok büyük katkıları oldu. O dönemki 50 kişilik yönetim kurulundaki her bir arkadaşımız, kendi imkanlarıyla ve aidatlarıyla bu işe omuz verdi.
-Gelelim 2004 yerel seçimlerine... Türkiye genelinde iktidar rüzgarını arkanıza almıştınız ama Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’ni Büyükerşen’e karşı kaybettiniz. Geriye dönüp baktığınızda oradaki temel stratejik hata neydi?
Seçime az bir zaman kala CNN’in yayın otobüsü şehre geldi. Bizim henüz adayımız açıklanmamış ama Büyükerşen aday. İktidar partisiyiz, yayına çıkmamak olmaz; ama bende de henüz televizyon tecrübesi yok. Yılmaz Hoca daha ilk sözde, "Bunların zaten adayı bile yok" diyerek psikolojik üstünlüğü ele geçirdi. Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek lazım; beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz, Yılmaz Hoca sadece Eskişehir’de değil, dünyada tanınan bir marka. Haliyle onun ağırlığı karşısında yayıncı da pek objektif davranamadı. Ben canlı yayında "Aday adayımız çok, süreci titizlikle yürütüyoruz. Kazandığımızda da Yılmaz Hoca’nın tecrübesinden faydalanacağız" desem de, ne yazık ki o yayın bizim için ilk kırılma noktası oldu.
-Aday tercihinde mi hata yapıldı peki?
Adayımız Faruk Karaçay çok değerli, başarılı bir teknokrattı. Ancak kendisi o dönem Büyükerşen’in altında ESKİ Genel Müdürüydü. Yılmaz Hoca bu durumu bir seçim malzemesine dönüştürdü. Kahvehanelerde Faruk Bey’in videolarını izletip "Bu benim memurum, su müdürüm, kanalizasyon müdürüm" diyordu. Halkta ister istemez "Ustası dururken çırağına mı vereceğiz?" algısı oluştu. Oysa benim genel merkeze ısrarla önerdiğim isim Tepebaşı adayımız Tacettin Sarıoğlu’ydu. Eğer Tacettin Bey Büyükşehir adayı olsaydı biz Eskişehir’i 3-0 alırdık. Ama siyaset sadece sizin demenizle olmuyor; bazı arkadaşların yönlendirmesiyle Faruk Bey aday yapıldı. Buna rağmen oy farkı çok azdı; sadece 5 bin oy bize kayabilseydi Yılmaz Büyükerşen’i o gün emekli etmiş oluyorduk.

-Peki ya parti içi dengeler? O dönem teşkilatta, vekiller ya da il-ilçe başkanları arasında gruplaşmalar var mıydı? Çünkü bugün bakınca o ayrışmalar çok net görünür halde...
Vardı tabii… Örneğin, çok sevdiğim Merkez İlçe Başkanımız Hasan Tuç ile zaman zaman basına yansıyan anlaşmazlıklar yaşadık. Eğer o gün Hasan Bey ile tam bir uyum yakalayabilseydik, çok daha güçlü bir Eskişehir teşkilatı oluşturabilirdik. Yine de bu tür çekişmeler AK Parti’de her zaman sınırlı kaldı; bugün CHP’deki tabloya baktığınızda AK Parti kadrolarının davasına ve hizmetine çok daha bağlı olduğu açıkça görülüyor.
-Gelelim o olaylı 2006 İl Kongresi’ne... Erdoğan’ın 'tek adayla seçime gidilecek' talimatına rağmen iki adaylı bir yarış yaşandı. Üstelik Genel Merkez’in adayı sizdiniz ama seçimi sadece 2 oy farkla Osman Yüksel’e karşı kaybettiniz. Bizi o güne, o salona götürün... Nasıl bir gerilim vardı, ne yaşandı o gün?
Ben her zaman Genel Merkez’in iradesine saygı duyan biriyim. Bana göre teşkilatlarda Genel Merkez kimi işaret ediyorsa onunla yola devam edilir; bu kural iç çekişmeleri de minimuma indirir. Nitekim Genel Merkez de "Biz Fikret Dönmez ile devam edeceğiz" dedi. Ama diğer tarafta "Teşkilat beni istiyor" diyerek aday oldu. O dönemde çok farklı şeyler yaşandı… Ben delegeyi baskı altına alacak, son dakika pazarlıklarına girecek biri değilim. Zaten iki seçim geçirmişim, kişiliğim belli. Fakat karşı taraf hırs yaptı. O dönemdeki parti büyüklerimiz ve milletvekili olan bazı arkadaşlarımız delegeyi etkilemek için “Fikret bu seçimi kazanamaz, kazansa da bu iş olmayacak” diye kulis çalışması yürüttü. Ben bu tür çalışmaları hiç yapmadım.
-İçi boş zarflardan, kayıp pusulalardan bahsediliyor o gün için... Tam olarak ne oldu o sandık sayımında, nasıl bir şüphe kaldı içinizde?
Sandıktan tam 19 tane boş zarf çıktı. İçi boş, oy pusulası yok… Kimseyi doğrudan suçlamak istemiyorum ama o zarfların içindeki pusulaların hiç edildiğine inanıyorum. Seçim bittiğinde aramızda sadece 2 oy fark vardı ve sandıkta tam 17 tane kayıp pusula duruyordu. O kayıp oyların benim adıma olduğuna inanıyorum. Kısacası, o gün o salonda bir şeyler oldu.

-AK Parti’nin kuruluşunda el ele veren, aynı davanın yükünü sırtlayan çocukluk arkadaşı iki ismin kongre salonunda rakip olması bana açıkçası tuhaf geldi…
Osman aslında aday olmayacaktı ama “Siz aday olun, kazanırsanız Tayyip Erdoğan sizinle çalışır” denilerek teşvik edildi. Oysa ben Genel Merkez’in onaylamadığı bir adayın görevde kalamayacağını biliyordum. Nitekim öyle de oldu; seçimden bir ay sonra görevden alındı. Kongre sürecinde son derece çirkin bir olay da yaşandı. Bunu da buradan söyleyeyim ki millet hatırlasın. O dönem, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’den bana bir telgraf mesajı geldiği iddia edildi. Hatta bu telgraf daha bana ulaşmadan basına sızdırıldı. İçeriğinde 'Sevgili kardeşim, kongrenin hayırlı olmasını dilerim; işlerimin yoğunluğundan dolayı katılamadım' şeklinde maktu bir tebrik yazıyordu. Oysa ben o kişiye kesinlikle bir davetiye göndermiş değildim. Buradaki amaç, aleyhimize bir algı oluşturmaktı. Nitekim sonradan ilçelerde de bu konunun konuşulduğunu, Genel Merkez’in kulağına kadar gittiğini duydum. Fakat benim tarafımdan öyle bir davetin gitmesi mümkün değildi. Tamamen orada bize oy verilmesini engellemek adına yapılmış bir düzenlemeydi.
- Genel Merkez Osman Yüksel ve yönetimini görevden aldı ama size de o koltuğu vermedi. Genel Merkez’e karşı bir kırgınlık yaşadınız mı, yoksa “parti disiplini bunu gerektirir” mi dediniz?
Orada teknik hatalar da yaptık, siyasette henüz acemi sayılırdık. Eğer itirazı salonda yapsaydık seçim yenilenecekti ve o seçimi almam mümkün olacaktı. Fakat biz dilekçemizi verip salonda sıcağı sıcağına itiraz etmeyi beceremedik. Seçim işlerindeki bir bürokrat sandığı salonun dışına çıkardı, dağıttı ve topladı. Hukuken bunu anında ispatlayamadığımız için, kaybetmiş görünen bir adamın tekrar atanması Genel Merkez’e sıkıntı yaratırdı. Benim de zaten 'illa ben olayım' diyen, koltuğa hırsla asılan bir yapım yoktu. İçeride bir haksızlık yapıldığını bilsem de süreci kabul ettim. Sonraki dönemlerde partiye katkı sunmak ve örnek teşkil etmek adına belediye başkanı ve milletvekili aday adaylık başvurularında bulundum. Aktif bir görev almasam da 2007 kongresinde MKYK’da yer aldım.

- Peki ya sonrası? Bir yandan parti içi bu fırtınalar koparken, diğer yandan Yılmaz Büyükerşen kapınızı çalıyor... 2009 yerel seçimlerinde size “Gel, DSP’den Odunpazarı Belediye Başkan adayımız ol” demiş. Doğru mu bu?
Evet, doğru… Aslında bu konunun bilinmesini istemedim. Yılmaz Hoca da sağ olsun, 'Özel görüşelim, Fikret Bey’in de siyasi bir kimliği var, sıkıntı olmasın' diyerek oldukça titiz davrandı. Fakat evinde buluştuğumuz arkadaş, katıldığı bir televizyon programında bunu deşifre etti.
- AK Partili bir isim olarak, Büyükerşen’den gelen bu teklif karşısında şaşırdınız mı?
Şaşırdım tabii… Bir arkadaşım "Biri seninle görüşmek istiyor" deyince ben de bizim milletvekillerinden biridir sandım. Ev sahibi Hocayı içeri davet edince karşıma Murat Mercan çıkacak zannettim; bir baktım Yılmaz Büyükerşen. Yaklaşık iki saat sohbet ettik. Siyasi bakış açımı övdü ve "Odunpazarı’nda benimle olursan bu seçimi kesin alırız" dedi. Ben de AK Parti’den Tepebaşı aday adayı olmayı düşündüğümü söyleyince Hoca, "Eğer partin seni Tepebaşı adayı yaparsa başkanlığın şimdiden hayırlı olsun” dedi.
- O gün o teklifi kabul etmediğinize bugün hiç pişman oldunuz mu?
Makul ve mantıklı bir teklifti ama o an bana çok tuhaf geldi. Adeta din değiştirmek gibi bir şeydi benim için. Nihayetinde AK Parti’nin kurucusuyum, parti çatısı altında iki seçim yaşamışım, partimi savunuyorum ve Genel Başkana saygım sonsuz... "Nasıl olur?" dedim. Hoca ise "Sonra yine geçersin" diyordu. Sonraki süreçte örneklerini çok gördük. AK Parti’den ayrılıp başka partiye geçenleri, bağımsız olanları, hatta küfredip sonra geri dönenleri... Nasibimizde olsaydı belki de şimdi siyasete çok farklı bir kulvarda devam ediyor olurduk. Açıkçası, şimdiki aklım olsaydı kabul ederdim. Zamanla bir sürü insanın partiden seçilip başka yerlere gittiğini, bağımsız kaldığını gördüm. Tabii o dönem genel merkez disiplinine sıkı sıkıya bağlı biri olarak bunu içime sindiremedim. Bir de işin diğer tarafı vardı; Odunpazarı’nda aday olsaydım karşımdaki rakibim arkadaşım Burhan Sakallı olacaktı, bu da tuhaf olacaktı. Ama kabul etmiş olsaydım, herhalde şu an Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı olarak görevime devam ediyor olurdum.

- Bugüne gelecek olursak... 25 yıl önceki AK Parti ile bugünkünü yan yana koyduğunuzda, sizce neler değişti?
Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bu süreci uzun soluklu yürüttüğünü görünce doğru yaptığına inanıyorum. Sonuç odaklı baktığım zaman…
Tabii içime sinmeyen, beni de rahatsız eden bir sürü uygulama var. Siyaseti hiçbir zaman kişisel çıkar olarak görmedim; az önce de belirttiğim gibi, şimdiki aklım olsaydı o günkü kararı yine Eskişehir’in ve ülkenin menfaatine olacak şekilde verirdim. Sonra yine AK Parti’de devam ederdim. Sorunuza gelecek olursak... AK Parti’nin kuruluşundaki "3Y" (yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar) ile mücadele söylemi istenen seviyede mi? Bu konudaki parti içi eleştirileri ben de görüyorum. Bugün partinin kuruluş kadrosuna baktığınızda bir sürü insanın devre dışı kaldığını görüyorsunuz. Bunun zamana bağlı doğal bir tarafı olsa da, zorlamayla gerçekleşen yönleri de var.
- AK Parti’de, bugün Eskişehir özelinde de bakarsak, yönetici kadroların sosyal yaşamlarında ve imkanlarında belirgin bir değişim göze çarpıyor. Yaşam standartlarından oturdukları mekanlara kadar yansıyan bu değişimi siz de gözlemliyor musunuz?
Kesinlikle katılıyorum... Örneğin siyasete girmeden önce sıradan bir maaşla geçinen, hatta mesleğinde hiçbir eseri veya projesi bulunmayan bir mühendisin; siyasete girdikten sonra ekonomik olarak devasa boyutlara ulaştığını görüyoruz. Şirketler kuruluyor, yakın çevresi bile ciddi bir zenginliğe kavuşuyor. Şu an CHP’de de bunun örneklerini görüyoruz. Bizde ise 'kol kırılır yen içinde kalır' anlayışıyla hareket edildiği için pek ses çıkarılmıyor. Maalesef partiyi kullanarak ekonomik gelir elde eden, mal mülk edinen pek çok insan var. Bunlar başka partilere de geçebilirler ya da başka partilerden bize gelmiş olabilirler; birini on yapmışlardır. Düşünün, benim siyasete girmeden önceki durumum gayet iyiyken, sırf ülkeye katkı sağlamak adına işimi gücümü bıraktım ve ekonomik olarak geriye gittim. Öbür tarafta ise hem siyasete zaman ayırıp hem de inanılmaz bir ekonomik büyüme yakalayanlar var. Burada açık bir tezatlık bulunuyor. Milletvekili maaşıyla yatlar, katlar veya lüks araçlar almak mümkün değildir. Bu yüzden siyasette mal varlığı beyanının esası ve bunun sürekli denetlenmesi çok önemlidir.

-Yaşanan bu değişim, sizce AK Parti’nin seçmenle olan bağını zayıflattı mı? Buradan bakınca, bugün partinin yükünün tamamen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın omuzlarında kaldığını söyleyebilir miyiz?
Erdoğan eşittir AK Parti’dir. Bugün Recep Tayyip Erdoğan olduğu için bu parti var. Halkın AK Parti’ye olan desteği de hala en az eskisi kadar güçlü. Burada asıl mesele muhalefetsizlik... 25 yıllık bu süreçte Türkiye’de bir iktidar sorunu değil, çok ciddi bir muhalefet sorunu yaşandı. Muhalefet, iktidarın yaptığı her şeyi ayırt etmeksizin eleştirdiği için halk, kerhen de olsa AK Parti’yi daha samimi buluyor. Eğer karşında halkı konsolide edebilen, gerçek anlamda alternatif üreten bir muhalefet olsaydı, bahsettiğiniz o kopuş yaşanabilir ve seçmenle ara çok açılabilirdi. Fakat muhalefet bulunmadığı için AK Parti bugün de iktidarını sürdürmeye devam ediyor.
- Diyelim ki bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’la baş başasınız... Arada protokol yok, korumalar yok, iki eski dost gibi çay içiyorsunuz. Bütün samimiyetinizle gözlerinin içine bakıp söyleyeceğiniz en filtresiz cümle ne olurdu?
Tayyip Bey’den sonra bu parti olmayacaksa ve iktidardan düşecekse ben hakkımı helal etmem. Çünkü burada benim de emeğim var. İnsan fani; Tayyip Bey’de bunu hep söyler. Allah uzun ömür versin ama yarın olmadığında bu parti bitecekse biz bunca yıl haybeye kürek çekmişiz demektir. Yerel ve genelde parti yöneticilerine hakkımı helal etmem. Sadece bir kişinin, yani Tayyip Erdoğan'ın sırtında siyaset yapmak; milletvekili veya belediye başkanı olup makam, ekonomik statü ve kazanç elde etmek siyaset değildir.
Eğer Tayyip Erdoğan’dan sonra bu parti aynı hızla yoluna devam edemeyecekse, bu durum benim ve benim gibi düşünenlerin muzdarip olduğumuz bu aksaklıklardan kaynaklanıyor demektir. Hala siyasi bir ahlak oluşmadı. 25 senede bir şeyler olması lazımdı. 25 yıl önce 15 yaşında olan çocuk bugün kırk yaşında.
- Peki bu durumda, siyasetçilerin topluma ve yeni nesillere iyi birer rol model olamadığını söyleyebilir miyiz?
İyi birer rol model sayısının daha fazla olmasını isterdim. Bugün kendi içimizden biri en ufak bir eleştiri getirdiğinde hemen parti tabanından veya belli çevrelerden 'hain' ilan ediliyor. Oysa bu yaklaşım bizim inancımıza da değerlerimize de ters. Düşünün, neredeyse bir kişiyi ilahlaştıracak raddeye varılıyor. Bunu Tayyip Erdoğan da istemiyor; zaten kendisi de zaman zaman 'Cumhurbaşkanı da olsa, başbakan da olsa kimsenin önünde eğilmeyin, doğru neyse onu haykırın' diye açıkça söylüyor.

-Şöyle bir geriye dönüp baktığınızda; siyaset Fikret Dönmez’in hayatına ne kattı, ondan neleri alıp götürdü?
Bana çok şey kattı... En başta bakış açımı genişletti; ülkeyi yöneten insanların yapısını, o makamların ve sorumlulukların gerçek değerini anlamamı sağladı. Bu yüzden ben herkesin, özellikle de işini iyi yapan insanların siyasetle ilgilenmesi gerektiğine inanıyorum. Zamanında birlikte çalıştığım yönetici arkadaşlarıma da hep söylerdim: 'Gidin, bir partiye üye olun, sorumluluk alın.' Çünkü kaliteli, donanımlı ve üreten insanlar parti yönetimlerinde yer alırsa bu ülke çok daha hızlı kalkınır. Ama bugün dönüp bakıyorsunuz; işi gücü olmayan, mesleki bir başarısı bulunmayan ve siyaseti sadece bir basamak olarak kullanan insanların oranı ne yazık ki çok yüksek. Eğer nitelikli ve donanımlı insanlar siyasetin içinde daha fazla yer alsaydı, bahsettiğimiz o siyasi ahlak da zaten kendiliğinden oluşurdu.
- Kapanış sorum olsun…İl başkanlığı dönemini ve aktif siyaseti özlüyor musunuz? İçinizde yeniden sahalara dönmek, aktif siyasette yer almak gibi bir istek var mı?
Genel Merkez bugün 'Sana şu görevi veriyorum' dediğinde elbette kabul ederim. Çünkü zamanında yapılmayanlar, yapılmak istenip de yarım kalanlar var... Size somut bir örnek vereyim: Demiryolunun yer altına alınması meselesi... O dönem projede Muttalip Caddesi’ndeki gibi köprüler yapılması planlanıyordu. Ben il başkanı olduğum dönemde konuyu bizzat Sayın Genel Başkanımızla görüşerek demiryolunun yer altına alınmasına vesile oldum. Eğer ben gidip bunu kendisine aktarmasaydım, bugün o proje kesinlikle hayata geçmeyecekti. Bir il başkanı, ilin hayati meselelerini bizzat genel başkana iletmek zorundadır. 'Beni dinlemiyorlar', 'Randevu alamıyorum' gibi mazeretler kabul edilemez; ben icabında mitinglerini takip eder, bir fırsatını bulup durumu kendisine bizzat anlatırdım. Yine aynı şekilde yaparım diye düşünüyorum. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi var. Bugün görevde olan arkadaşlarımı eleştirmek istemem ama Eskişehir yerel yönetimlerde başarılı değilse, burada il teşkilatının ve milletvekillerinin şehre dair sonuç alamayan işler yaptığını kabul etmek gerekir. Eğer ortaya çıkan sonuç buysa, ya yapılan çalışmalar yetersizdir ya da boşa çalışılmıştır.
-Tam son soru dedik ama söylediklerinizden yeni bir soru doğdu... 2002’de Eskişehir’de 4 milletvekilliğini kıl payı kaçıran AK Parti, bugün 2 milletvekilinde kaldı. Taban, dışarıdan getirilen aday tercihine tepkili. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu durumu zaten il yöneticisi olan bazı arkadaşlarımız da açıkça itiraf etti... Zihniyet şuydu: 'Öyle bir aday getirelim ki halk benimsesin ama teşkilat mensupları biraz uzakta kalsın.' Rahmetli Kemal Unakıtan döneminde bir bakan getirildi, evet, kendisinin Eskişehir’e çok büyük faydaları da oldu. Ancak o günkü yönetim, 'Bakanı biz istedik' diyerek güç kazandı; bakanla kendi diyaloglarını artırırken bizim gibi partinin kurucularını süreçten uzaklaştırdı. Bugün teşkilatlar ısrarcı olabilseydi; kendi içinden çıkan nitelikli, donanımlı isimleri Genel Merkeze sunup 'Biz bu adayları istiyoruz, sıralama da buna göre olsun' diyebilseydi bugün sonuç çok farklı olurdu.





