Eğerci, 3 Mart 1992’de Zonguldak Kozlu’da meydana gelen ve 263 madencinin hayatını kaybettiği grizu patlamasını ardından 3 Mart tarihinin “İş Cinayetlerine Karşı Mücadele Günü” ilan edildiğini belirterek, madenlerden inşaatlara birçok işkolunda ölümlerin sürdüğünü söyledi. Eğerci, “Bugün 3 Mart 2026. 1992 yılında Zonguldak Kozlu’daki kömür ocağında meydana gelen grizu patlamasında 263 maden emekçisini yitirdiğimiz katliamın 34. yılındayız. Kozlu’da kaybettiğimiz emekçileri saygıyla anıyor; DİSK, KESK, TMMOB ve EBTO olarak onların anısını, iş cinayetlerine karşı yürüttüğümüz mücadelenin tarihsel sorumluluğu olarak görüyoruz. 3 Mart tarihi, ülkemizdeki iş cinayetlerine dikkat çekmek, insan hayatının, işçi sağlığının ve iş güvenliğinin önemini vurgulamak için “İş Cinayetlerine Karşı Mücadele Günü” olarak ilan edilmiştir. Çünkü bu ülkede madenler, inşaatlar, tersaneler, fabrikalar ve şantiyeler hâlâ emekçilerin mezarı olmaya devam etmektedir. Bilimin, tekniğin ve mühendisliğin gelişimine rağmen işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri aynı ölçüde geliştirilmemekte; önlenebilir kazalar göz göre göre ölümlere dönüşmektedir” dedi.
Her gün en az 6 emekçi hayatını kaybediyor
AK Parti iktidarı döneminde en az 32 bin emekçinin iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiğini belirten Eğerci Türkiye’de her gün en az 6, yılda yaklaşık 2 bin emekçinin iş cinayetleri sonucu yaşamını yitirdiğini ifade etti. Eğerci, “AKP iktidarı döneminde en az 32 bin emekçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmiştir. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun yürürlüğe girdiği tarihten bu yana ise en az 20 bin emekçi hayatını kaybetmiştir. Her gün en az 6, yılda 2 bin emekçi iş cinayetleri sonucu aramızdan koparılmaktadır. Bu tablo kader değil; denetimsiz, güvencesiz ve sermaye odaklı çalışma politikalarının sonucudur” ifadelerini kullandı.
Yasalar, çalışan haklarını korumak yerine işveren çıkarları doğrultusunda düzenlenmiştir
6331 sayılı Kanun ile işçi sağlığı ve iş güvenliği alanının taşeronlaştırıldığını belirten Eğerci, işverenlerin yükümlülüklerinin Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri aracılığıyla özel şirketlere devredildiğini söyledi. Eğerci, bağımsız ve etkin bir denetim sisteminin kurulması gerektiğini vurguladı. Eğerci, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:
“İşçi sağlığı ve iş güvenliği alanı yalnızca 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile değil; 4857 sayılı İş Kanunu, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu gibi düzenlemelerle şekillendirilmiştir. Ancak bu yasalar, çalışan haklarını korumak ve geliştirmek yerine büyük ölçüde işveren çıkarları doğrultusunda düzenlenmiştir. Esnek ve güvencesiz çalışmayı, taşeronlaştırmayı ve geçici iş ilişkilerini yaygınlaştıran; kıdem tazminatı, fazla mesai ve sendikal hakları sınırlayan uygulamalar işçi aleyhine sonuçlar doğurmuştur. 6331 sayılı Kanun ile işçi sağlığı ve güvenliği hizmetleri OSGB’ler aracılığıyla piyasa koşullarına devredilmiş, kamusal bir sorumluluk olmaktan çıkarılmıştır. Bu süreçte iş cinayetleri ve meslek hastalıkları azalmamış, artarak devam etmiştir.
Sendikal engeller kaldırılmalı
İş cinayetlerinin yaygınlığının bir diğer nedeninin sendikal örgütlenme önündeki engeller olduğunu belirten Eğerci, sendikasız ve örgütsüz çalışma yaşamının emekçileri savunmasız bıraktığını vurguladı. Eğerci, “Ülkemizde iş cinayetlerinin, iş kazalarının ve meslek hastalıklarının bu denli yaygın olmasının bir diğer nedeni de emekçilerin sendikal haklarının baskı altında tutulmasıdır. Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller tüm çalışanlar için kaldırılmadıkça işçi sağlığı ve iş güvenliği konusunda yol almak mümkün olmayacaktır. Sendikasız uzman, sendikasız işçi; örgütsüz bir çalışma yaşamı ile emekçiler tüm olumsuzluklara açık ve savunmasızdır. Bu savunmasızlığa karşı adil yargılanma, örgütlenme, insani koşullarda bir çalışma yaşamı ve işyerlerinde emekçilerin ölmeyeceği, yaralanmayacağı, sakat kalmayacağı bir düzen istiyoruz” söyledi.





