İş insanı Murat Özcan, EHA’dan Ayşe K. Uçak’a konuştu. Özcan, oda ve STK’ların rutin işleyişten çıkarak vizyoner ve sonuç odaklı bir yapıya dönüşmesi gerektiğini vurguladı.
Eskişehir iş dünyasının tanınmış isimlerinden ve Eskişehir Ticaret Odası (ETO) geçmiş dönem meclis üyesi Murat Özcan, yaklaşan oda seçimleri ve ekonomik gelişmelere ilişkin EHA Yazı İşleri Müdürü Ayşe K. Uçak’ın sorularını yanıtladı.

Kamuoyunda ETO Başkan adaylığı için ismi sıkça gündeme gelen Özcan, ticaret dünyasından kendisine yönelik ciddi bir teveccüh olduğunu doğrularken, net bir karar için henüz erken olduğunu ifade etti. STK’ların yönetim anlayışına dair eleştirilerde bulunan Özcan, odaların rutin işleyişin dışına çıkarak daha vizyoner ve sonuç odaklı bir yapıya kavuşması gerektiğini vurguladı.
Teveccühün farkındayım net bir değerlendirmek yapmak için erken
Kamuoyunda isminiz Eskişehir Ticaret Odası (ETO) Başkan adaylığı için sıkça geçiyor. Seçim atmosferine girilirken net bir duruş bekleyenler var. Murat Özcan bu seçim döneminde "başkan adayı" olarak sahada olacak mı, yoksa farklı bir strateji mi izleyecek?
Bu konuyla ilgili olarak, ticaret dünyasından birçok ismin teveccühünü kazandığımızı görüyorum. Yıllardır ticaret hayatında hayata geçirdiğimiz atılım, proje ve açılımların bu ilgide payı olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle konu sıkça gündeme geliyor ve bunun farkındayım. Ancak şu aşamada net bir değerlendirme yapmak için erken. Önümüzdeki günlerde daha açık ve net bir açıklama yapabilirim.
Seçimlerin Eylül–Ekim aylarında yapılması öngörülüyor…Bu süreçte adaylık konusunda bir karar aşamasında mısınız?
Bu zamana kadar yaşadıklarım ve bu süreçte ne düşündüğümle ilgili önümüzdeki günlerde daha rahat konuşabiliriz. Şu an için bunun erken olduğunu düşünüyorum.
Rekabet, geçmişte gereksiz kırgınlıklar yarattı
Eğer başkanlığa aday olmazsanız, kendi sektörünüzde veya belirlediğiniz komitelerde değişim için adaylar çıkarmayı ya da bir oluşumu desteklemeyi planlıyor musunuz?
Geçmişte ETO Meclisi’nde ben de görev yaptım. Şu an görevde olan başkan, yönetim ve mecliste yer alan isimler bizim çalışma arkadaşlarımız ve dostlarımızdır. Geçmişte, maalesef rekabetin yoğun olduğu seçim süreçlerinde birçok arkadaş birbirini gereksiz yere çok üzdü; bu durumun yarattığı stresin etkileri bugün bile devam ediyor.
Rekabetin olduğu bir ortamda artık daha olgun ve demokrat bir yaklaşımla hareket ederek bu süreçlerin mümkün olduğunca hasarsız atlatılmasını sağlamamız gerektiğini düşünüyorum. Bu durum, zaman zaman aday olmayı düşünen arkadaşların motivasyonunu da etkileyebiliyor.

Herkes önce nasıl bir oda istediğini ortaya koymalı
Bana göre herkes, “nasıl bir oda olmalı” sorusuna kendi vizyonuyla cevap vermeli; tartışmalar da bu vizyon üzerinden yürütülmeli ve bir bakış açısı ortaya konulmalıdır. Aksi halde, rutini tekrarlayan bir oda seçiminde kimin başkan olduğunun çok da bir önemi kalmıyor. Komiteler her ay toplanıp ‘sektörel sorunlar görüşülmüştür’ şeklinde bir cümleyle süreci tamamlıyorsa, bu sadece formaliteye dönüşür. Sırf bu ifadeyi yazmak için oluşturulan bir komite yapısı, belirli fiyat tarifelerini oylamak için yapılan meclis toplantıları ya da yalnızca bir protokol üzerinden yürüyen yönetim kurulu tartışması, bana göre bir oda seçiminde tartışılması gereken en son konulardır. Kendimi de böyle bir tartışmanın içinde konumlandırmam. 21’nciyüzyıla girerken atılan bir manşet vardı: ‘Bu yüzyıl STK’ların yüzyılı olacak.’ Ben de gerçekten 21’nci yüzyılın bir sivil toplum yüzyılı olması gerektiğine inananlardanım.
Sendikalarda mücadele dili kabul görüyor, STK’larda bu dil eksik
21. yüzyılın STK’ların yüzyılı olması gerektiğini söylüyoruz; ancak Eskişehir’de TOBB’a bağlı odalarda 2022’den bu yana aynı kadrolar, sınırlı değişim ve çözüm üretiminde bir sessizlik görülüyor. Bu koşullarda STK’ların yüzyılından nasıl söz edebiliriz?
Diyememenizin sebeplerinden birisi bu… Bunu sadece ETO üzerinden söylemiyorum, genel olarak söylüyorum; lütfen yanlış anlaşılmasın. Her zaman şunu söylüyorum; rutin tekrarlanacaksa, başka bir aday ya da başka bir ekip seçilmiş olmasının hiçbir anlamı yok. Önemli olan, mevcut yönetimin ya da bundan sonraki dönemde görev alacak isimlerin süreci farklı bir modda götüreceklerini iddia etmeleri. Eğer bunu başaracaklarını söylüyorlarsa, o zaman destek vermek gerekir; bu ayrı bir konu.
Burada amaç insanların değişmesi değil. Vizyonların, bakış açılarının, zamanın ruhunu yakalayacak şekilde bu odaların, STK’ların ve sendikaların nasıl değerlendirileceğidir. Şunu da söylemek gerekir; bu çok kolay bir şey değil. Örneğin bir işçi sendikası başkanı, işçilerin hakları için bir mücadele başlattığında, bir söylem bütünlüğü içerisinde oluyor. Herkes saygı duyuyor, iktidarı ya da yereli fark etmiyor. Ama esnaf, tüccar, sanayici kesimi çok sesini çıkaran bir yapı değildir. Bu zamanlarda biraz bunun da ceremesini çekiyorlar diye düşünüyorum.
Ses çıkarmanın anlamı yanlış yorumlanıyor
Bir sorun dile getirildiğinde, bu sanki yerel yönetime ya da iktidara karşıymış gibi algılanıyor. Bu algı bazen böyle oluşturuluyor. Dolayısıyla insanlar ‘nasıl olsa böyle algılanacak’ diye sorunlarını dile getirmekten vazgeçiyor. Bu durumda meseleler birebir görüşmelere kalıyor. Orada çözüldü çözüldü, çözülmezse de öyle kalıyor.
STK dili siyaset dili olmak zorunda değil
Ben şunu söylüyorum; bir STK yöneticisinin dili siyaset dili olmak zorunda değildir, olmamalıdır da. Ama kullandığı dil, bir sorunu dile getirme dili olmalıdır. Bu ikisi birbirinden farklıdır. Eleştiri yaparken bunun siyasal bir eleştiri olup olmadığını ayırt edecek bir dil kurulmalı. Aksi halde konu siyasallaşıyor ve amacından uzaklaşıyor.
Bugün yerel yönetimlerle ilgili sorunlar da var, merkezi yönetimle ilgili sorunlar da var. Bunlar birebir görüşmelerle çözülmezse, kamuoyu baskısıyla da gündeme getirilebilir.
Bu nedenle bu dilin inşa edilmesi ve insanların cesaretlendirilmesi gerekiyor. Aksi halde ciddi sorunlar yaşansa bile bunlar görünmez kalıyor. Sorunlarımızla baş başa kalıyoruz ve kurumsal mücadelemiz ciddi anlamda zedeleniyor. Eğer bu mücadele dili, söylem ve eylem planı gelişirse, o zaman gerçekten ‘21. yüzyıl STK’ların yüzyılıdır’ diyebiliriz. Ama bu gelişmezse, bu yapılar sadece tabela ve protokol STK’ları olarak kalır.
Ortak hareket etme kültürü yeterince gelişmiş değil
Mevcut başkanların karşısına yeni adayların çıkmaması ve seçim sürecinde alternatif isimlerin konuşulmaması nasıl açıklanabilir? Odalarda neden yeni adaylar ortaya çıkmıyor?
Her odanın ve her STK’nın gündemi farklı. Özellikle pandemiyle başlayan, son üç yıldır giderek şiddetlenen ve son iki yılda hem Türkiye’de hem de dünyada yoğun şekilde hissedilen ulusal ve uluslararası sorunların ticari hayata ciddi yansımaları oldu. Doğal olarak, herkesin kendi ailesi ve şirketiyle ilgili vermesi gereken yoğun çabalar, bu tür toplumsal çalışmaları geri plana itiyor. Bu nedenle sorunu çok iyi hisseden, itirazları olan ve bireysel olarak mücadele alanı seçen insanlar var. Ancak bu kişiler, örgütlü bir mücadele içinde bir araya gelmekte zorlanıyor. Böyle bir kültür oluşmamış. Yıllardır esnaf ve tüccar kesimi bu tür konulardan kendini bir ölçüde uzak tutmuş. Bu durum, 21. yüzyılın gerektirdiği daha vizyonerbir yaklaşıma uyum sağlamayı da zorlaştırıyor. Özellikle itiraz kültürü ve bu dili inşa etme konusunda ciddi bir eksiklik olduğunu görüyorum.
Yönetim anlayışı değişmeden sonuç değişmez
STK’ların itiraz etmekten kaçınmasında iktidar baskısının etkili olduğu söylenebilir mi?
Bunu iktidar baskısı olarak görmüyorum. 1950’den bu yana her dönemde tüccar ve sanayici kesiminin böyle bir evhama kapılmış olması mümkün. Dolayısıyla bunu bugüne özgü bir durum olarak değerlendirmem. Bu, daha çok bir kültür meselesi… Eğer herkesin kabul edebileceği, anlamlı bir dil oluşturulamazsa bu durum böyle devam eder. Asıl itiraz edilmesi gereken nokta da bu sürecin bu şekilde devam etmemesidir.
Burada mesele, hangi başkanın ya da hangi yönetimin görevde olacağından ziyade, bu sürece kimlerin aday olması gerektiğidir. Mecliste ve yönetimde yer alacak kişilerin bu dili ve bu kültürü inşa edebilecek nitelikte olup olmadığına bakmak gerekir. Bu konuda bir mücadele ruhu ortaya koyabilecek ekiplerin varlığı önemlidir.
Sadece el kaldıran yapılarla ilerleme sağlanamaz
Eskişehir’de neredeyse 20 bine yaklaşan ETO üyesi var. Çekirdek aileleriyle birlikte düşünüldüğünde bu sayı 50-60 bin kişiye, çalışanlarla birlikte ise 100 binin üzerine çıkıyor. Bu da şehrin yaklaşık onda birine denk geliyor. Özel görüşmelerin ötesinde, ciddi sorunlar yaşandığını düşünüyorum. Örneğin bir belediyenin aldığı karar, genel halkı ilgilendirdiği için müteahhit ya da esnafın uygulama alanıyla çelişebilir. Aynı şekilde devletin aldığı kararlar da zaman zaman tüccarın menfaatiyle örtüşmeyebilir. Bugün bu tür durumları daha hızlı ve yoğun hissediyoruz. Bu noktada asıl mesele, bu farklılıklar içinde orta yolun nasıl bulunacağıdır. Bürokratların masa başında almış oldukları bazı kararların sahadan kopuk.Bazı kararların uygulanmasında çok büyük problemler yaşıyoruz. Hatta birkaç ay önce bazı arkadaşlar, sektör bazlı dernekler kurulmasını önerdi. Ancak bunu çok anlamlı bulmuyorum. Çünkü esnaf odalarında, ticaret odalarında ve sanayi odalarında zaten bu kesimleri temsil eden komiteler mevcut. Önemli olan, bu komitelerin etkin çalıştırılmasıdır. Bu komitelerde yer alan kişilerin de mücadele ruhuna sahip olması gerekir. Aksi halde sadece kendi aralarında konuşup rutin kararlar alan ve oylamalarda el kaldıran bir yapının sorun çözme konusunda başarılı olması mümkün değildir.
Ticaretin getirisi, mevduat kazancının gerisinde kaldı
Ekonomik olarak hassas bir dönemden geçiyoruz. Sizin sektörünüzdeki yansımalar nasıl?
İsrail’in ve Amerika’nın Siyonist ve emperyalist politikaları kapsamında İran’a yönelik operasyonların başlaması, artık sadece iki ya da üç ülkeyi ilgilendiren bir mesele olmaktan çıktı; dünya ekonomisini etkileyen bir duruma dönüştü. Doğal olarak bunun Türkiye’ye ve şehrimize de yansımaları oluyor. Petrol fiyatlarının çok dalgalı seyretmesi, benim iş kolum açısından önemli bir gider kalemi olan nakliyeyi farklı bir noktaya getirdi. Yılbaşında böyle bir kararımız olmamasına rağmen, şu anda kendi ürünümüzü nasıl kendimiz taşırız diye düşünerek küçük bir nakliye filosu kurmak zorunda kaldık. Çünkü bu, bizim gibi şirketler için kritik bir maliyet kalemi. Aynı şekilde faiz tarafında da yılbaşında düşüş yönünde beklentilerimiz vardı. Ancak savaşın etkisiyle bu beklentiler baskılandı ve faizlerde yukarı yönlü bir eğilim oluştu. Tabela faizi yüzde 37 olabilir, ancak reel sektörde bugün faiz yüzde 50’nin altına düşmüş değil. Yüzde 50 seviyesindeki bir faiz ortamında yatırımcının, esnafın ayakta kalması gerçekten çok zor. Bu konuda acil tedbir alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu durum, tüccar, esnaf ve genel olarak halk üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor.Bugün parası olan için en cazip seçenek yatırım yapmak değil, mevduata yönelmek. Çünkü mevduat getirisi çok yüksek. Bir tüccarın yüzde 45-50 seviyesinde bir getiriyi bir yıl boyunca net şekilde kazanma şansı yok. Bu nedenle paranın mevduata yönelmesi piyasada ciddi bir nakit sıkışıklığına yol açtı.