Bugün bütün bu süreçlerin sonunda ‘dış etkenlerce’ ulaşılmak istenen hedef, CHP’nin DSP’leşmesidir. Olası yeni partinin veya partilerinde YTP’leştirilmesidir.
Mutlaklık, ifade ediş ve algılanış, yani iletişimdeki verici-alıcı ilişkisinin düzenlenişi bakımından güçlü bir anlam taşıyan kelimedir. Tek başına felsefi olarak ele alındığında, nedensellik aranmadan kesin bir referans noktasının tanımıdır. Ne eksiktir ne azdır; tamdır. İfade amacı sabit gerçekliktir; görecelilik yoktur.
Bu, cebirsel olarak da böyledir. Mutlak X, yani |X| = 0 ise sonucun sıfır olmasının tek yolu X’in 0 olmasıdır. Yakınsama yoktur. Fizik kuramları bakımından da mutlak sıfır, yani 0 K, mikroskobik düzeyde termal hareketin durduğu ve entropinin minimum değeri olarak ifade edildiği noktadır.
Mutlak ve ondan türeyen ifadeler yalnızca Türk diline özgü değildir. Birçok alanda, uluslararası düzeyde de aynı karşılıklarla; dinden felsefeye, fizikten matematiğe ve hukuksal terimlerin oluşturulmasına kadar kullanılmaktadır. Kant’a göre töz, Hegel’e göre ise öz düzeyinde kavranabilecek bir kavramdır.
Bugünlerde Türkiye’nin gündemine “mutlak” gibi güçlü bir kavramsal ifade ile “butlan” kelimesi yan yana gelmiştir. Hukuksal bir terim bileşimi olarak “mutlak butlan” karşımıza çıkmıştır. Bu iki kelimenin dizilimini ilk duyduğumuzda, bilinçaltı algısı bakımından güçlü bir çağrışım yaptığı için zihnimizde peşinen doğruluğunu kabul etme güdüsünü tetikleyebilecek bir hukuksal terim olarak günlerdir, aylardır tartışılmaktadır.
Genel görüş bakımından diyebiliriz ki “mutlak butlan”; algı sınırlarından veya nedensellikten etkilenmeyen, sarsılmaz bir gerçeklik içerisindeki bir iddianın hiçbir zaman mantıksal varlık kazanamamış olma durumudur. Tam yokluk durumudur.
Bugün CHP, kendi içinde dış faktör etkenli bu kavgayı vermektedir. Bir taraf kendi varlığını ispat etmeye çalışırken, diğer taraf karşısındakinin hiç mevcut olmadığını, yok hükmünde olduğunu iddia etmektedir. Bu varlık ve yokluk durumunun ortadan kalkabilmesi için çözüm başlangıçta basitken, bugün artık çözümün söz konusu olamayacağı bir paradoks hâline gelmiştir. Böyle sürerse, paradoksun antinomiye geçişi gerçekleşecektir. Türkiye adına kapalı devre bir çözümsüzlük doğacağı görülmektedir; CHP seçmeni açısından ise bu, genelleştirilmiş bir algıya dönüşmektedir.
Aslında dış etken hedefinin odağı, ne bir tarafın var olması ne de diğer tarafın yok hükmünde olmasıdır. Hedeflenen, her iki tarafın da kendi seçmen veya destek tabanıyla uzayan süreç içerisinde duygusal kopuş yaşamasıdır. Sadece üyelerin değil, seçmenin de umutsuzlaşması, küsmesi ve aşamalı olarak duygusal bağını koparması ya da yaşananları karamsarlıkla kabullenmesidir. Bu şekilde dış etken, hedefi olan cepheleşmiş her iki tarafı da kalıcı olarak etkisizleştirebilecektir. Taraflar bunun farkında mıdır? Zaman gösterecektir.
CHP, iki milyona yakın üyesi olan ve bu üyelerin yüzde 20’sini geçtiğimiz üç yılda edinmiş bir partidir. Bu süreçler ancak çok uzun vadede aşılabilir. Peki bu aşılma sürecinde neler olacaktır? Bahse konu uzun vadede Türkiye’de neler olacağı, bu olacaklarla paralel olarak CHP’nin ne hâllerde bulunacağı ve nihai olarak Türkiye’nin ne durumda olacağının bilinmezliği... İşte sorun buradadır. Yani aslında uzun vadede mutlaklık değil, muğlaklık durumu karşımıza çıkmıştır.
Bugüne, geçmişe dönük süreçleri irdeleyerek bakmak bazen anlamlı, bazen de anlamsız analizler doğurur. Ancak bugünkü gibi bir süreçte, yaşanan muğlaklıktan dolayı geleceğe bakmak mümkün olmadığında, retrospektif bir yöntemle geçmişten bugüne çıkarımda bulunmak bir akıl jimnastiğidir. İleriyi göremiyorsan, geçmişten bir yol çiz.
Bülent Ecevit 2002 yılında son kez seçime girdiğinde 76 yaşındaydı. Yüzde 1,22 oy ile siyasi yaşamı son buldu. 2004 yılında Karaoğlan, Eskişehir’de yeni açılmış tramvaydan el sallarken, kendisini göz ucuyla izleyip selam vermekte tereddüt edenlerle oluşan kompozisyonun trajik olduğu söylenir.
Kemal Kılıçdaroğlu 2002’de milletvekili olduğunda 54 yaşındaydı. 64 yaşında Karaoğlan kasketiyle genel başkan olacaktı. DSP’den giremediği TBMM’ye CHP’den girmişti. Ecevit, 2004 yılında 78 yaşındayken siyaseti bıraktı. Bugün Kemal Kılıçdaroğlu, 78 yaşında tekrar genel başkan koltuğuna oturdu ve bir benzin istasyonuna yaptığı ziyaret, Ecevit’in 2004 yılındaki hâlini nedense hatırlattı.
Benzer yaşlar, dramatik olaylar, yavan halkla ilişkiler... Hem Ecevit’in hem de Kılıçdaroğlu’nun son dönemlerinde halkla kurdukları bu yavan temasların arkasında ciddi toplumsal travmalar yatmaktadır. Biri sosyoekonomik, diğeri sosyopolitik olmak üzere iki temel üzerinde derinleşmektedir.
Ecevit’in ekonomik kriz döneminde yaşanan toplumsal travmasından farklı olarak, bugün özellikle CHP tabanı ve seçmenleri açısından mutlak butlan süreci sonrasında yaşananlar başka bir derin travma hâlidir. Öfkenin, küskünlüğün, kırgınlığın ve rövanş duygusunun bu denli yüksek olmasının nedeni, geleceğe dair kaygıların maksimum düzeye çıkması ve bu kaygıyı daha da artıran muğlaklığın gelecekte yaratacağı etkinin bilinmezliğidir. CHP’ye umut bağlamış milyonlarca kişi böylesine bir travma ile baş başa kalmıştır.
Seçmen ve üye açısından, CHP’nin kapısının kırılması başka bir travma yaratmıştır. CHP’lilerin TBMM önünde itişip kakışması da ciddi bir travma daha eklemiştir. Artık silinmez şekilde hafızalarda yer etmiş bu olaylar, yalnızca birey düzeyinde değil, partinin kurumsal kimliği düzeyinde de kalıcı hasar verici süreçlerdir. Olaylar, Türkiye’deki tüm siyasi süreçleri etkileyecek boyuttadır.
Bugün süreç, il başkanlıkları düzeyinde bina barikatları oluşturma ve diğer tarafın barikatını aşma mücadelesiyle, yerel olayların da dâhil olduğu kurum içi başka travmaları körüklemiştir. Bu 70’lerdeki büyük bir algı yönetimiyle benzer Dünya görüşündeki ancak farklı fraksiyonlardan olan kardeşlerin birbirini dövmesi gibi bir hale benzemektedir.
Travma kelimesini bu kadar çok kullanmanın nedeni, olay örgüsünün gerçekten buna evrilmiş olmasıdır. Ecevit dönemi DSP’nin erken seçim sürecindeki çöküşünde, partinin kurumsal hafızasında yer eden travmalardan biri de İsmail Cem (62), İstemihan Talay (57) ve Hüsamettin Özkan’ın (52) DSP sonrasındaki dönemde yaşadıkları başarısızlıktır. Bu başarısızlık sürecinin sol siyasette kurumsal hafızaya aktarımı CHP’de gerçekleşmiştir.
Şu an endişe edilebilecek olan, hem CHP’nin DSP’leşmesi hem de yeni kurulması gündemde olan partinin, İsmail Cem ile Hüsamettin Özkan’ın başı çektiği Yeni Türkiye Partisi’nin akıbetine uğramasıdır. Böyle bir durumda belki de on yıllar sürecek bir hadisenin meydana gelmesinden duyulan kaygı derinleşecektir. Taban, anomik bir ihtilafla bölünmek üzeredir. Sadece parti bölünmeyecek; CHP’nin entelektüel sermayesi de ciddi bir kayıp yaşayacaktır.
Bugün bütün bu süreçleri birebir yaşamış ve birinci dereceden şahit olmuş, danışılabilecek isimler vardır. Yılmaz Büyükerşen bu isimlerin en kıdemlisidir. Kendisi hem prospektif hem de retrospektif olarak olay örgüsü bakımından bugün taraflara sağlıklı bir bakış açısı sunabilecek ve sulh içerisinde süreçlerin yumuşamasını sağlayabilecek deneyime sahiptir.
Büyükerşen, zamanında Kılıçdaroğlu’nun “Eskişehir sana emanet; ne yaparsan yap.” diyerek yetkinliğini tanıyacak kadar saygı duyduğu; diğer yandan Özgür Özel’in, kendisini gördüğünde elini öpmeye teşebbüs edecek kadar saygı gösterdiği bir kişidir. Zamanında il başkanını görevden aldırmış ve yerine atama yaptırmış olduğu yönündeki anlatı da onun dönemine ve dönemin gücüne dair bir iddiadır. O da son sürece kadar bu avantajı kendi kariyeri lehine kullanabilmiştir. Bugün o avantaja sahip midir? Bilinmez. Ancak DSP’den CHP’ye uzanan derin bir süreç deneyimine sahip olduğu tartışılmaz.
CHP’nin kurumsal bütünlüğü ve kimliği, süreç uzadıkça bölünecek, değişecek ve partinin algılanışı artık kalıcı şekilde farklılaşacaktır. Önümüzdeki günlerde CHP’nin iyileşme ve memleketin birinci partisi olma iddiasını uzun vadede değil, bir an evvel geri kazanabilmesi ve toparlanması için tek şansı, üyelerin birlik ve beraberlik becerisinde saklıdır. Koşullar belki değişebilir; ancak parti bütünlüğü şimdilik bu birlik ve beraberlik şansından uzaktır.
Ayrışma gitgide tabana yayılacaktır. Özellikle gündemde olan ihraçlar gerçekleşirse, bu gelişme kalıcı bir etki yaratacaktır. Uzun vadeli ihtilaflar söz konusu olabilir. Ayrı ve yeni bir parti kurulumuyla, kurumsal düzeyde taraflar daha da karşıtlaşacaktır. MHP, İYİ Parti, Zafer Partisi ve hatta Anahtar Parti süreçleri buna en doğru örneklem olacaktır. CHP’den kopuş sürecinin de iki parti ile sınırlı kalacağını düşünmek iyimser bir bakış açısıdır.
Kemal Kılıçdaroğlu, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybetmiştir. Ötesi yoktur. Telafisi yoktur. CHP’ye o gün oy vermiş milyonlarca kişinin kaybettiği zamanın telafisi yoktur. Onu seçimi kaybediş sürecine götüren zaman diliminde, şu an görevden alınmış MYK üyeleri ve PM’den istifa etmiş birçok kişi, bizzat o kaybediş süreci içerisinde seçmene Kılıçdaroğlu için kefil olmuşlardır. 2018’de 146 vekil mevcutken, 2023 seçiminin ardından bu sayı 168’e çıkmış; bugün ise 136 vekil kalmıştır. O dönem itirazlara kulaklar tıkanmış, gözler mühürlenmiştir. O günleri de unutmamak gerekir. CHP seçmeni Sadullah Ergin’i vekil yapmıştır.
Genel Başkanlığa Özgür Özel’in gelişi ve sonrasındaki süreçte de bu kefalet göz ardı edilmiş; CHP, bütün parti organizasyonunu disipline etmeyi başararak yerel seçimler için mücadelesini yeniden ortaya koymuş ve ciddi bir başarı elde etmiştir. Halk inanmış, seçmen yerelde takdir etmiştir. CHP, inandırıcı bir alternatif olarak sosyoekonomik gelişmelerin katalizör etkisiyle uzun yıllar sonra birinci parti olmuştur. Bu yeni dönemin eleştirilecek çok sayıda yanları mevcuttur; ancak bu yazının konusu değildir. Yaşanan butlan sürecinde Özgür Özel ise gerçekleşen parti meseleleriyle ilgili kamuoyu oluşturma stratejisi güderken, ülkenin diğer güncel olaylarına dair halkın beklentisi olan konularda reaksiyon göstermekte gecikmektedir.
CHP için artık birinci parti olma iddiası ciddi bir yara almıştır. Mutlaklık iddiasıyla başlayan bu süreç, bugün muğlaklığın derinleştiği bir eşiğe dönüşmüştür. Parti, kendi organizasyon iradesini tekrar seçmen güveni ile birleştirerek siyasi aklı kurumsal bir bütünlükte var etmelidir. CHP ancak bunu tekrar hayata geçirebilirse DSP’leşmekten kaçınabilir.
Bugün bütün bu süreçlerin sonunda ‘dış etkenlerce’ ulaşılmak istenen hedef, CHP’nin DSP’leşmesidir. Olası yeni partinin veya partilerinde YTP’leştirilmesidir. Bu hedef gerçekleşirse, CHP siyasal hafızanın kırınımı nedeniyle onarılmaz şekilde DSP gibi tarihimizdeki yerini alabilir. Bu da ülkemizdeki birçok konunun sosyopolitik olarak sıfırdan ele alınmasına sebep olabilir. Bunun mutlaka önüne geçilmelidir.