Çünkü mesele sadece ne ekeceğimiz değildir. Mesele kimin üreteceği, kimin kazanacağı ve toplumun üretilen değerden ne kadar pay alacağıdır.
arımda planlama artık bir tercih değil, zorunluluk. Su kaynakları azalıyor, iklim değişiyor, üretim maliyetleri artıyor. Çiftçi borçlanıyor, gençler köyden uzaklaşıyor, tarım arazileri giderek daha kırılgan hale geliyor. Bu koşullarda Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde gerçekleştirilen toplantıda 2027-2029 Bitkisel Üretim Planlaması ile hangi havzada hangi ürünlerin üretileceğinin, hangi ürünlere izin verileceğinin ve üretim miktarlarının belirlenmesi önemli bir adım olarak sunuluyor. Ancak meselenin tam da burada başladığını görmek gerekiyor: Çiftçinin ne ekeceğini planlayan bir sistem, çiftçinin ne kazanacağını da planlayacak mı?
Çünkü üretimi düzenlemek ile üreticiyi korumak aynı şey değildir. Çiftçiye “bu ürünü ek, bunu ekme” demek mümkündür. Fakat çiftçinin gübresini, mazotunu, tohumunu, ilacını, elektriğini ve makinesini hangi maliyetle temin edeceği; hasat sonunda ürününü hangi fiyattan satacağı belirlenmiyorsa planlamanın en önemli halkası eksik kalır. Bugün tarımdaki temel sorunlardan biri zaten budur: Çiftçi üretimin yükünü taşırken fiyatın belirlenmesinde aynı güce sahip değildir. Üretim riskini çiftçi üstlenir; kuraklığın, hastalığın, donun ve maliyet artışlarının bedelini çiftçi öder. Ancak ürün tarladan çıktığında fiyat çoğu zaman piyasanın, aracının, tüccarın ve büyük alıcının belirlediği bir ilişkiye dönüşür.
Dolayısıyla tarımda gerçek bir planlama yapılacaksa yalnızca tarladaki ürün değil, ürünün ekonomik kaderi de planlanmalıdır. Üretim miktarı belirlenecekse alım garantisi, ürün deseni belirlenecekse gelir güvencesi, su nedeniyle üretim sınırlandırılacaksa çiftçinin uğrayacağı kaybın telafisi gerekir. Sanayinin hammaddesi güvence altına alınacaksa bunun bedelini yalnızca çiftçi ödememelidir. Çünkü “tarıma dayalı sanayinin hammadde güvencesi” ile “çiftçinin refahı” aynı şey değildir. Sanayinin ucuz ve sürekli hammadde ihtiyacı, üreticinin düşük fiyatla üretmeye zorlanması üzerinden karşılanıyorsa burada kamu yararından çok, üretilen değerin üreticiden başka kesimlere aktarılması söz konusu olur.
Sorun tam da burada sınıfsal bir karakter kazanır. Çiftçi toprağı işler, emeğini koyar, sermayesini ve zamanını üretime bağlar; fakat üretimden doğan toplam değerin paylaşımında çoğu zaman en güçlü taraf değildir. Bu nedenle tarımsal planlamanın başarısı yalnızca kaç hektar alanda ne kadar ürün üretildiğiyle ölçülemez. Asıl soru şudur: Çiftçi ürettiğinden geçinebiliyor mu? Eğer çiftçi üretim yapıyor ama her sezon daha fazla borçlanıyorsa, üretim artışının tek başına anlamı yoktur. Tarım planlanıyor ama çiftçinin geliri planlanmıyorsa, ortada eksik bir plan vardır.
Su kaynaklarının korunması da aynı bütünlük içinde ele alınmalıdır. İklim değişikliği ve su kıtlığı, hangi ürünün nerede yetiştirileceğinin yeniden düşünülmesini zorunlu kılabilir. Fakat su tasarrufunun yükü yalnızca üreticinin omuzlarına bırakılamaz. Üretim deseni değiştirilecekse çiftçinin gelir kaybı telafi edilmeli, sulama altyapısı güçlendirilmeli ve üretici planlamanın nesnesi değil, öznesi haline getirilmelidir. Aksi halde kaynakları korumaya yönelik bir politika, küçük üreticinin üretimden kopmasına ve tarımın daha fazla sermaye yoğunlaşmasına yol açabilir.
“Önce bizim insanımız, önce bizim çiftçimiz” sözü de tam burada sınanır. Bu sözün gerçek karşılığı bir slogan değil, çiftçinin tarladan çıktığında elinde kalan gelirdir. Tarımın geleceği ne yalnızca piyasanın görünmez eline ne de üreticiyi talimatlarla yöneten bürokratik bir anlayışa bırakılabilir. İhtiyaç olan; suyu, toprağı ve üretimi koruyan, çiftçiyi karar süreçlerinin içine alan, maliyetleri dikkate alan ve üreticiye öngörülebilir fiyat ve gelir sağlayan gerçek bir kamu planlamasıdır.
Çünkü mesele sadece ne ekeceğimiz değildir. Mesele kimin üreteceği, kimin kazanacağı ve toplumun üretilen değerden ne kadar pay alacağıdır. Tarım planlanacaksa sermayenin ucuz hammadde ihtiyacı için değil, toplumun gıda güvencesi ve üreticinin yaşamını sürdürebilmesi için planlanmalıdır. Toprağı işleyen insanı korumayan hiçbir tarım politikası, uzun vadede toprağı da koruyamaz.
Tarlayı planlamak yetmez. Çiftçinin geleceğini de planlamak gerekir.