Siyaset kendi kurmaca dünyasında kazanıyor ya da kaybediyor olabilir. Ama asıl oyunu kaybettirilen, her gün hayat pahalılığıyla tek başına yüzleşmek zorunda bırakılan halkın kendisidir.
Yaklaşık iki haftalık bir ara… Sadece biraz nefes almak, gündem gürültüsünden, hayat koşuşturmasından bir adım geri çekilmekti niyetim. Ama ne mümkün? Seyahate çıkarken bavula girmeyen o telefon, gittiğimiz her yerde karşımıza dikildi.
İki hafta boyunca CHP etrafında dönen “mutlak butlan” tartışmaları, yeni bir partinin doğum sancıları, kimin nerede kaldığı, kimin kime ne söylediği derken siyaset yine kendi içinde bir tiyatro oyunu oynadı. Ve biz ister istemez, tatilde bile o oyunun pasif izleyicileri olmaya zorlandık.
Ama bir an durup o gürültüyü arka plana aldığınızda, sahnenin ardındaki asıl resim netleşiyor.
Konu A partisi, B partisi ya da C figürü değil. Konu; siyasal savaşlarının, tavan çekişmelerinin ve suni gündemlerin halkın çıplak ve sert gerçekliğini nasıl görünmez kıldığı…
Siyasiler birbirine göndermeler yapıp koltuk dengeleri hesabı yaparken, hayatın gerçek matriksi dışarıda sessizce ve acımasızca işlemeye devam ediyor:
Yıllarca emek verip bugün açlık sınırının altında bir bütçeyle “yaşamayı başarması” beklenen emekliler,
Dersten çıkıp yaşamak için bir restoranda vardiyaya girmek zorunda kalan, gençliğini ve geleceğini gündelik işlerde eriten öğrenciler,
Diploması elinde, geleceği meçhul, kendi ülkesinde fuzuli bir yük gibi hissettirilen yüz binlerce mezun,
Çocuğuna insanca bir yaşam sunabilmek için bir günü iki, hatta üç işe sığdırmaya çalışan anne ve babalar,
Ve barınma, beslenme gibi en temel insani ihtiyaçlarından bile feragat ederek günü kurtarmaya çalışan milyonlar…
Bunlar birer istatistik değil; Türkiye'nin asıl ve somut gündemidir. Siyasetteki bu içe dönük güç savaşları sürerken, halk sadece sürüklenen bir kütleye dönüştürülüyor. Siyaset elbette yapılır ve yapılmalıdır; ancak siyaset halkın yaşam kalitesini artırma aracı olmaktan çıkıp, koltuk koruma ve kişisel ikbal yarışının hazzına dönüştüğünde, bedelini her zaman alt kitleler öder.
Peki, bu tablonun tek sorumlusu siyasetçiler mi?
Kesinlikle hayır. Bu düzeni meşrulaştıran, siyasetçiye bu konforu sağlayan biraz da toplumun kendisidir. Siyaseti var eden halk, bugün kendi elleriyle yarattığı gücün karşısında pasifleştirilmiş, tepkisizleştirilmiş ve ne yazık ki kabullenmeye alıştırılmıştır. İnsanların hak aramaktan korkar hale gelmesi ya da getirilmesi, sorunları çözmek yerine kronikleştiriyor.
Hükümetler ve siyaset kurumu halktan çekindiği; halkın taleplerini ve sandıktaki iradesini bir yaptırım gücü olarak hissettiği sürece toplumsal özgürlük ve refah var olabilir. Aksi halde, halkın siyasetten ve iktidarlardan korktuğu her senaryo, bizi yalnızca kurumsallaşmış bir baskı ve tiranlık rejimine götürür.
İki haftalık dinlenmenin ardından dönüp baktığımda gördüğüm şey açık…
Siyaset kendi kurmaca dünyasında kazanıyor ya da kaybediyor olabilir. Ama asıl oyunu kaybettirilen, her gün hayat pahalılığıyla tek başına yüzleşmek zorunda bırakılan halkın kendisidir.