Siyasetin kutuplaşmadan beslendiği ve 'tarafını açıkla' baskısının arttığı günümüzde, Ayşe Ünlüce rüzgara kapılmak yerine sükunetini koruyor.
Partiler arasındaki karşıtlık yetmiyormuş gibi, artık partilerin içinde de karşıtlık dikkat çeker bir hal aldı. Her parti haini kendi içinde barındırıyor. Dışardan hain aramaya gerek kalmıyor. Büyük konfor.
Şaşılacak bir tarafı da yok aslında. Karşıtlık kolay iş, zahmetsiz... Fazla düşünmeyi, tartmayı, anlamaya çalışmayı gerektirmeyen... Ya bizdensin ya onlardan.
Siyasetçilerin neredeyse tekmili birden bu kolaylığın, bu konforun sırtına yaslanmış vaziyette. Siyasi kanaatin yerini aidiyet, tartışmanın yerini saf tutma, fikrin yerini taraf alma aldığında siyaset de bir çeşit tribün faaliyetine dönüşmüş durumda. Kimin ne söylediğinden çok, nerede durduğu önem kazanıyor.
Bu yeni bir yara değil elbette. Günümüz siyasetçileri icat etmedi bu yarayı. Fakat yarayı miras alıp kaşımakta ziyadesiyle tatlı geliyor günümüz siyasetçilerine. Çok azı dışında bu yarayı görmeyi, daha da önemlisi tedavi etmeyi göze alan siyasetçi pek yok.
Ayşe Ünlüce'nin hem Türkiye siyasetinde hem de şehir siyasetinde dikkat çekici taraflarından biri bu bana kalırsa.
Israrla itilmek istendiği bir yol var. “Tarafını açıkla” yolu. Safını belli et, ötekine iki laf et, bizimkilere göz kırp, karşı tarafa kapıyı kapat... Siyasetin alışıldık repertuvarı. Üstelik son derece kullanışlı… Medyanın, sosyal medyanın veya öfkeli kalabalıkların rüzgarını arkanıza aldığınızda fazla kürek çekmeniz de gerekmiyor.
Ünlüce ise şimdiye kadar başka bir yolu tercih ediyor. Yarayı azdırmadan yürümeye, mümkünse biraz olsun onarmaya çalışıyor.
Bir cerrahın operasyon titizliğiyle demek belki fazla iddialı olacak ama benzetme işe yarıyor: Mesele yaranın üzerine tentürdiyot döküp üstünü kapatmak değil. Yarayı yok saymak hiç değil. Önce yaranın nerede olduğunu görmek, ne kadar derine indiğini anlamak ve müdahale ederken sağlam dokuyu da kesip atmamak gerekiyor.
Tabii bu, yarasıyla yaşamaya alışmışların pek işine gelmiyor.
Belki biraz da bu yüzden basıyoruz feryadı:
“Hadi tarafını açıkla.”
“Hadi söyle.”
“Ne zaman karar vereceksin?”
Çünkü hepimiz biraz yaralarımıza meftunuz. Yarayı onarmak zahmetli, hatta acı verici bir süreç. Kendi tarafımızın yanlışına bakmayı, karşı tarafın doğrusunu teslim etmeyi gerektiriyor. Kangren olmuş yerimizi kesip atmaktansa, hala kesilmemiş organlarımızla övünmek daha kolay geliyor belki. Ölünceye değin.
Ünlüce bütün bu tarafgir hezeyanların karşısında mutlak bir çözüm sunmuyor. Zaten böyle bir iddiası olduğunu söylemek de haksızlık olur. Yaptığı daha basit ama bugünün siyasi ikliminde daha zahmetli: Kendisine düşen görevleri yerine getirirken, bir yandan da taraf olmaya zorlayanların sinirlerini sınayan bir sükuneti korumaya çalışıyor.
Bu da başlı başına bir sinir harbi…
Çünkü tarafgirliğe yalnızca karşı taraftan nefret etmek yetmiyor; sizden de aynı nefreti talep ediyor. Sessiz kalmanızı değil, bağırmanızı; mesafe koymanızı değil, saf tutmanızı; düşünmenizi değil, aidiyetinizi ilan etmenizi bekliyor.
Ünlüce'nin farkı burada.
Rüzgarı arkasına almaktansa, kasırga çıktığında ne yapılacağına dair kafa yormak…
Şehri, partisini ve en önemlisi bu yarayı hala tedavi edebileceğine inanan insanları aynı anda koruyabilmek...
Siyaset dediğimiz şeyin yaraları kaşımaktan, tekrar tekrar kanatmaktan, veya yeni yaralar açmaktan geçtiği günümüzde, zor olan, yarayı biraz daha derinleştirmemeyi becerebilmek ve tedaviye yeltenmek değil mi?
Kentin neredeyse her kesiminin tek buluşma adresi olmak, Ünlüce'nin gösterdiği bu sabrın ana motivasyon kaynağı mıdır bilinmez; ama bildiğimiz bir şey var ki, taş olsa çatlardı, Ünlüce dayanıyor. Sakin kalmayı, birleştirici olmayı ve seviyeyi korumayı başarıyor.