Çocukken zamanın geçmesini beklerdik. Şimdi ise ona yetişmeye çalışıyoruz. Peki, arada ne değişti?

Hiç düşündünüz mü, çocukken bitmek bilmeyen yaz tatilleri neden şimdi birkaç hafta gibi geliyor?

Okullar kapanır, önümüzde uçsuz bucaksız bir yaz uzanırdı. Bir öğleden sonraya oyunlar, arkadaşlıklar, küçük keşifler sığardı. İki haftalık bir tatilin anılarını aylarca anlatırdık. Sabah başlayan oyun akşama kadar sürer, eve çağrıldığımızda günün nasıl bittiğine şaşırırdık.

Çocukken zaman, içinde kaybolabileceğimiz geniş bir bozkır gibiydi.

Sonra büyüdük. Pazartesi başladı derken cuma geldi; yeni yılı karşıladık derken aylar geçti.

Çocukken zamanın geçmesini beklerdik. Şimdi ise ona yetişmeye çalışıyoruz.

Peki, hızlanan gerçekten zaman mı, yoksa onu hatırlama biçimimiz mi?

Dinah Avni-Babad ve IlanaRitov’un 2003 yılında yayımladığı araştırma, rutin etkinliklerde geçen sürenin geriye dönüp bakıldığında daha kısa hatırlanabildiğini gösteriyor. Çocuklukta pek çok şey ilk kez yaşanırken yetişkinlikte günler bazen birbirine benziyor. Aynı yollardan geçiyor, benzer işleri yapıyor, günün sonunda benzer telaşlarla eve dönüyoruz. Elbette bu araştırma, çocuklukla yetişkinlik arasındaki bütün farkı açıklamıyor. Ama bize bir ipucu veriyor: Yaşarken uzun gelen bir dönem, hafızamızda kısalabiliyor.

Takvimde ayrı duran günler, zihnimizde bazen tek bir sayfaya dönüşüyor.

İşin bir de teknoloji tarafı var. Hayatımıza büyük bir vaatle girdi: “Sana zaman kazandıracağım.”

Artık çamaşır ve bulaşık makinelerini telefonumuzdaki bir uygulamayla uzaktan bile çalıştırabiliyor, banka işlemlerimizi dakikalar içinde tamamlayabiliyoruz. Eskiden uzun süren birçok iş bugün daha kolay. Üstelik bu kolaylıkların değerini küçümsemek mümkün değil.

Peki, kazandığımız vakit nereye gidiyor?

Elisa Maria Entschew, 2021 yılında yayımladığı incelemesinde dijital iletişimin hızlanmasının yeni beklentiler doğurarak zaman baskısını artırabileceğini tartışıyor. Eskiden bir mektubun cevabını günlerce beklerken şimdi birkaç saat geciken mesaj bizi sabırsızlandırabiliyor. Daha hızlı yanıt, daha hızlı karar, daha hızlı sonuç… Bir işi çabuk bitirince çoğu zaman sıradaki işe geçiyoruz.

Zaman kazanıyoruz; ama kazandığımız zamanı yeni telaşlarla dolduruyoruz.

Üstelik bazen bizi kimse zorlamıyor.

Eskişehir’de Porsuk kıyısında ya da Kanlıkavak’ta bir bankta oturduğunuzu düşünün. Suyu ve etrafı seyrediyorsunuz. Yetişmeniz gereken bir yer yok. Ne kadar sonra aklınızdan “Boş duracağıma bir işimi halletsem” düşüncesi geçer? Bazen dinlenmek için bile kendimize gerekçe bulmamız gerekiyor sanki.

Gabriela Tonietto ve arkadaşlarının 2021 yılında yayımladığı çalışmalar, boş zamanı israf saymanın o zamandan alınan keyfi azaltabildiğini gösteriyor.

Her boşluğu doldurmak, hayatı dolu dolu yaşamak değildir.

Elbette herkesin yavaşlama imkanı aynı değil. Geçim kaygısı, çalışma koşulları ve aile sorumlulukları zamanımız üzerinde gerçek sınırlar oluşturuyor. Bu nedenle mesele yalnızca bireysel tercih meselesi değil.

Yine de kendi kontrolümüzde kalan küçük anlarda bazı şeyleri değiştirebiliriz. Bazen alıştığımız yoldan farklı bir yolda yürümek, sevdiğimiz biriyle acele etmeden sohbet etmek ya da birkaç dakikalık boşluğu hemen yeni bir işle doldurmamak... Bunlar hayatın koşullarını değiştirmeyebilir. Ama günlerin birbirine benzemesini azaltabilir, yaşadığımız anları daha fazla fark etmemize yardımcı olabilir.

Çocukluğun uzun yazlarına dönemeyiz. Teknolojiyi de hayatımızdan çıkaramayız. Belki zamanı yavaşlatamayız ama zamanımızın her dakikasını bir şeylere yetişmeye çalışarak geçirmek zorunda da değiliz.

O halde kendimize başka bir soru daha soralım:

Günlerimizden geriye yalnızca tamamladığımız işler mi kalıyor, yoksa gerçekten yaşadığımız anlar da var mı?

Belki de asıl mesele, hayatımızdan kaç saat kazandığımız değil; o saatlerin içine nasıl bir hayat sığdırabildiğimiz.