Siyasetin en büyük hastalıklarından biri, düşüncenin yerini pozisyon almanın; ideolojinin yerini ise günü kurtarma hesabının almasıdır.
Bugün siyasette çok konuşuluyor ama az şey söyleniyor. Herkes iktidar olmak istiyor; fakat nasıl bir toplum istediğini anlatanların sayısı giderek azalıyor. Ekonomi konuşuluyor, fakat üretim ilişkilerinden ve bölüşümden söz edilmiyor. Yoksulluktan bahsediliyor, fakat yoksulluğu üreten düzen sorgulanmıyor. İşçinin hakkı savunuluyor, fakat emeğin karşısındaki sermaye gücünün nasıl sınırlandırılacağı tartışılmıyor.
Böylece siyaset, toplumun gerçek çelişkilerini çözmek yerine onların üzerinde dolaşan bir propaganda yarışına dönüşüyor.
Oysa siyasetin temel sorusu basittir: Kimin için siyaset yapıyorsun?
Bu soru sorulmadan yapılan her siyaset, er ya da geç belirsizliğe mahkûmdur.
Bir parti emekten söz ediyorsa sermaye karşısındaki tutumunu açıklamak zorundadır. Çiftçiden söz ediyorsa toprağın, suyun, tohumun ve üretimin kimin denetiminde olduğunu söylemelidir. Kamuculuktan söz ediyorsa hangi alanların neden kamusal mülkiyette olması gerektiğini ortaya koymalıdır.
Çünkü sınıfların olduğu yerde tarafsızlık çoğu zaman yalnızca mevcut düzenin adını koymamanın başka bir biçimidir.
İdeoloji sahibi olmak, eski sloganları ezberlemek değildir. Tam tersine, gerçekliği sınıfsal ilişkileri içinde okuyabilmektir. Kim üretiyor? Kim kazanıyor? Kim karar veriyor? Kim bedel ödüyor?
Bu soruların cevabı verilmeden yapılan siyaset, sonuçları anlatır ama nedenleri gizler.
Bugün işçiye “yanındayız” demek kolaydır. Asıl mesele, işçinin neden ürettiği değerin karşılığını alamadığını açıklamaktır.
Çiftçiye “üretmeye devam et” demek kolaydır. Asıl mesele, üreticinin neden tarlasından kazandığı parayla geçinemediğini; fiyatı kimin belirlediğini; girdilerin neden tekellerin elinde pahalandığını anlatmaktır.
Gençlere “gelecek sizin” demek kolaydır. Asıl mesele, o geleceğin hangi ekonomik düzen içinde kurulacağını söylemektir.
Siyaset, güzel söz söyleme sanatı değil; toplumdaki güç ilişkilerini değiştirme iradesidir.
Burada ideolojik boşluğun tehlikesi ortaya çıkıyor. Çünkü siyaset kendi kavramlarını üretmezse, başkasının kavramlarıyla konuşmaya başlar. Sermayenin “verimlilik” dediğine işçinin neden işsiz kaldığını, piyasanın “özgürlük” dediğine çiftçinin neden borçlandığını, özelleştirmenin “reform” diye sunulduğunda halkın hangi ortak varlığını kaybettiğini sormaz.
Ve sonunda muhalefet bile iktidarın kurduğu dünyanın kelimeleriyle konuşmaya başlar.
Oysa gerçek siyasal mücadele, yalnızca iktidarı değiştirmek değil; iktidarın dayandığı toplumsal ve ekonomik ilişkileri değiştirecek bir program ortaya koymaktır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, daha yüksek sesle konuşan siyasetçilerden önce daha açık konuşan siyasetçilerdir.
Neyi savunduğunu, kimin çıkarına karşı çıktığını ve iktidara geldiğinde hangi ekonomik ilişkileri değiştireceğini açıkça söyleyen bir siyaset…
Çünkü halk yalnızca “Bizi iktidara getirin” diyenleri değil, “İktidara geldiğimizde sizin hayatınızı hangi somut biçimde değiştireceğiz?” sorusuna cevap verenleri dinlemelidir.
İdeoloji ölmedi.
Sadece bazıları, ideolojisiz görünmenin siyaseten daha güvenli olduğuna inanıyor.
Fakat tarih bize başka bir şey söylüyor:
Boş bırakılan siyasal alan, mutlaka bir sınıfın çıkarları tarafından doldurulur.
Mesele ideolojinin olup olmaması değildir.
Mesele, hangi ideolojinin, hangi sınıfın ve hangi geleceğin adına konuştuğudur.