İnsan sormadan edemiyor: Mesele gerçekten daha iyi parklar yapmak mı, yoksa Büyükerşen döneminin projelerine karşı kendi siyasi vitrininizi oluşturmak mı?

Dede Korkut Parkı’nda anneler ve bebekleri kapı dışarı ediliyor, Millet Bahçesi duvarlarla çevriliyor, Hatboyu bitmeyen tartışmalarla anılıyor. Bütün bu tabloyu yalnızca bürokrasiyle açıklamak mümkün mü? Eskişehir’de AK Parti’nin, Büyükerşen döneminin izleriyle bitmeyen hesaplaşmasının bedelini yine şehir ödüyor.

Zaman zaman Eskişehir’in sandığımız kadar büyük bir şehir olmadığını söylüyorum. Hatta işi biraz daha ileri götürüp kasabadan hallice bir şehir olduğumuzu düşünüyorum.

İtiraz edenler olacaktır. Haklı oldukları taraflar da var. Eskişehir çağdaş, sosyal, eğitimli, medeni, güvenli ve yaşamak için pek çok şehre örnek gösterilebilecek özelliklere sahip. Bunların hiçbirini inkâr etmiyorum.

Fakat İnsanların hayatına ne kadar müdahale edildiği, kamusal alanların nasıl yönetildiği ve vatandaşın kendi şehrinde ne kadar söz sahibi olduğu da o büyüklüğün bir parçası değil mi?

Eskişehir’in bütün bu güzel özelliklerinin ortasında kocaman bir kasaba zihniyetiyle karşılaşmamızın sebebi de aynı yerde takılıp kaldığımız nice olay ve tartışma…

Yıllardır dönüp dolaşıp aynı yerleri konuşuyoruz: Dede Korkut Parkı, Hatboyu, Millet Bahçesi…

Birinin bakımı, diğerinin işletmesi, ötekinin düzenlemesi… Her birinin etrafında ayrı bir tartışma, ayrı bir sorun, ayrı bir siyasi hesap.

Dün de Dede Korkut Parkı’nda yaşananları konuştuk. Üstelik bu defa yalnızca Eskişehir değil, Türkiye konuştu.

Bebekleriyle bir araya gelmiş anneler, bir parkta etkinlik yapmak, yürümek, egzersiz yapmak istiyor. Çocuk doktorunun katıldığı bir soru-cevap etkinliğinin ardından yürüyüşlerine devam etmek istediklerinde karşılarına yazılı izin şartı çıkarılıyor. Sonuçta anneler bebek arabalarıyla birlikte parktan ayrılıp Kanlıkavak Parkı’na geçiyor.

Gerekçe ne?

Parkın yönetimi başka bir kurumun uhdesindeymiş. Yazılı izin alınmadan etkinlik yapılamazmış.

İyi de kardeşim, bu parklar kimin için yapıldı?

İnsanlar parkta yürüsün, çocuklar oynasın, anneler bebekleriyle vakit geçirsin, gençler spor yapsın diye değil mi?

Elbette büyük organizasyonların bir düzeni, güvenlik kuralları, izin prosedürleri olabilir. Fakat 75 anne ve bebeğinin yürüyüşünü hangi tehlike tehdit ediyor? Bir parkın olağan kullanımını aşan ne yaşanıyor? Vatandaşın gündelik hayatına bu şekilde müdahale edilmesini zorunlu kılan ölçüt nedir?

Bunların cevabını vermek yerine bir kâğıda, bir imzaya, bir bürokratik prosedüre sığınılıyor.

Üstelik Dede Korkut Parkı bu hikâyeyi ilk kez yazmıyor.

2022 yılında parkta yoga yapan kadınlara müdahale edilmiş, olay büyüyünce dönemin Türk Dünyası Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Nabi Avcı, herhangi bir yasaklama kararı bulunmadığını ve yaşananların yanlış bilgilendirmeden kaynaklandığını açıklamıştı.

Dört yıl sonra yine aynı parkta, yine vatandaşın sıradan bir etkinliği üzerinden tartışma yaşıyoruz.

Bir kez olur, hata dersiniz. İki kez olur, tedbir alınmadığını söylersiniz. Aynı yerde benzer tartışmalar tekrar ediyorsa artık yönetim anlayışını sorgularsınız.

Her seferinde bir açıklama yapılabilir. Her seferinde bir görevlinin yanlış anladığı söylenebilir. Fakat vatandaşın yaşadığı şey değişmiyor: Kendi şehrinde, kamusal bir alanda, son derece sıradan bir etkinlik için engelle karşılaşıyor.

Bir de parkın açıldığı ilk günleri hatırlayın. Dede Korkut’u temsil eden devasa heykel konulduğunda çocukların heykelden korktuğu, onu gulyabaniye benzettiği konuşulmuş ve heykel kaldırılmıştı.

Heykelin çocukları korkutması elbette başlı başına bir yönetim meselesi değildi. Fakat parkın açılışından bu yana ortaya çıkan bütün bu tartışmaların ortak bir tarafı var: Parkı yapanların tasavvuru ile parkı kullanan insanların beklentileri arasında bir türlü kapanmayan bir mesafe.

Parklar, açılış töreninde alkış toplamak için yapılmaz. İnsanların hayatına karışmak için de yönetilmez.

Gelelim işin siyasi tarafına…

Benim yıllardır gördüğüm ve bugün de arkasında durduğum temel bir düşüncem var: Eskişehir AK Parti teşkilatının, Yılmaz Büyükerşen döneminde hayata geçirilen projelerle ciddi bir hesaplaşması var.

Bunun adı, benim gözümde, Büyükerşen kompleksidir.

Kentpark, Sazova Bilim Kültür ve Sanat Parkı, Porsuk Çayı’nın düzenlenmesi, tramvay…

Yıllarca Eskişehir’in kent kimliğini şekillendiren bu yatırımlar, Büyükerşen belediyeciliğinin simgeleri hâline geldi. Eskişehir’in başka şehirlerde imrenilerek anlatılmasında bu projelerin önemli bir payı oldu.

AK Parti’nin yerel seçimlerde yıllarca aşmakta zorlandığı siyasi tabloyu yalnızca bu projelerle açıklamak elbette mümkün değil. Fakat Eskişehir’de belediyecilik denildiğinde Büyükerşen’in ortaya koyduğu kent imajının önemli bir referans noktası olduğu da inkâr edilemez.

Bu kent imajıyla yarışmak yerine, onunla hesaplaşmayı tercih eden bir siyasi yaklaşımın bedelini neden Eskişehir ödesin?

Dede Korkut Parkı yapılırken öne çıkarılan özelliklerden biri neydi? Duvarlarla çevrili olmaması, vatandaşın parka farklı noktalardan rahatça ulaşabilmesi…

Kentpark ve Sazova üzerinden yapılan karşılaştırmalarda, vatandaşla park arasına duvar konulmaması bir üstünlük olarak anlatılıyordu.

Sonra Millet Bahçesi yapıldı. Dört tarafı duvarlarla çevrildi.

Hani duvarlar yoktu? Hani vatandaşla park arasında sınır bulunmaması önemliydi?

Bir tarafta eleştirdiğiniz anlayışı diğer tarafta uyguluyorsunuz. Dün övdüğünüz yaklaşımı bugün kendiniz terk ediyorsunuz.

İnsan sormadan edemiyor: Mesele gerçekten daha iyi parklar yapmak mı, yoksa Büyükerşen döneminin projelerine karşı kendi siyasi vitrininizi oluşturmak mı?

Kentpark ve Sazova’yı Eskişehir kazandıysa, bunların başarısını başka bir siyasi partinin hanesine yazılıyor diye görmezden gelmek de bu şehre yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.

Büyükerşen’in yaptığı her iş doğru muydu? Elbette hayır. Her proje eleştirilebilir, her yatırımın hesabı sorulabilir. Fakat siyasi rekabetin, iyi yapılmış bir hizmetin hakkını teslim etmeye engel hâle gelmesi başka bir şeydir.

Odunpazarı Belediyesi’nin işlettiği Şehri Derya Parkı üzerinden yaşananlar da hafızamızda.

Parkın yönetiminin el değiştirmesiyle başlayan tartışmaların ardından ortaya çıkan tabloyu gördük. Ben, bu parkın Odunpazarı Belediyesi’nin elinden alınmasında siyasi rekabetin etkili olduğu kanaatindeyim. Bunun tek başına bir niyet okuması olarak kalmaması için karar süreçlerinin, devir gerekçelerinin ve sonrasındaki işletme performansının belgeleriyle ortaya konulması gerekir. Ancak siyasi kuşkuların oluşmasına neden olan bir sürecin açıklığa kavuşturulması da kamu yönetiminin sorumluluğudur.

Hatboyu ise başlı başına yeni bir tartışmayı hak ediyor.

Büyük umutlarla düzenlenen, fakat yıllardır bakımından kullanımına kadar çeşitli şikâyetlerle gündeme gelen bir alan var karşımızda. Şimdi yeniden yapılması ve yaklaşık 200 milyon liralık bir maliyetin konuşulması, ister istemez şu soruları gündeme getiriyor: Bu yatırım neden yeniden yapılıyor? Önceki süreçten hangi dersler çıkarıldı? Ticari donatılar uzun süreli bir işletme modeline bağlanacaksa kamu hangi karşılığı alacak?

Bunlar öylesine sorulmuş sorular değil. Kamu kaynağının her kuruşunun hesabını sormak zorundayız.

Dede Korkut Parkı, Millet Bahçesi ve Hatboyu gibi alanların yönetimi neden yerel yönetimlerden ayrı tutuluyor? Bu alanların bakım, temizlik, onarım ve işletme süreçlerinde neden yerel yönetimlerin imkânlarından yararlanılmıyor?

Elbette her parkın hukuki statüsü, mülkiyeti ve yönetim modeli farklı olabilir. Ancak kamu adına sorulması gereken soru değişmiyor: Bu alanlar hangi gerekçeyle mevcut kurumların yönetiminde tutuluyor ve bundan Eskişehir ne kazanıyor?

AK Parti’nin Eskişehir Büyükşehir Belediyesi’ni kazanamadığı bir tabloda, kentin simgeleşmiş kamusal alanlarının yerel yönetimlere bırakılması konusunda siyasi bir isteksizlik bulunduğunu düşünüyorum.

Çünkü AK Parti’nin Eskişehir’deki yerel yönetim mücadelesini yalnızca yeni hizmetler üretmek üzerinden değil, Büyükerşen döneminin mirasıyla hesaplaşmak üzerinden de yürüttüğünü görüyorum.

Bu değerlendirmeye katılmayanlar olabilir. O zaman yapılacak şey çok basit: Devir süreçlerinin gerekçeleri, işletme maliyetleri, bakım giderleri ve vatandaşın yararına ilişkin veriler açıklanır. Kamuoyu da kararını verir.

Ama parklar belediyeye devredilmediği sürece aynı sorunları konuşmaya devam edeceksek, bunun siyasi sorumluluğunu da tartışmak zorundayız.

Türk Dünyası Vakfı’nın ya da Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına bağlı kurumların bir belediye gibi hareket etmesini beklemek gerçekçi değil. Her kurumun kendi görev alanı, bütçesi, personeli ve çalışma düzeni var. Şehrin günlük ihtiyaçlarına en yakın kurum olan belediyelerin devre dışı bırakıldığı bir yönetim modelinin neden tercih edildiği açıklanmalı.

Sanki parklar belediyeye devredilse Ayşe Ünlüce, Kazım Kurt ya da Ahmet Ataç bu alanları cebine koyup götürecek!

Sanki belediyeler kamu kurumu değil!

Sanki seçilmiş yerel yönetimlerin sorumluluk alması, merkezi idarenin gücünden bir şey eksiltmek zorundaymış gibi davranılıyor.

Üstelik parkların mevcut yönetiminde kalması AK Parti’nin Eskişehir’de oylarını artıracaksa, bunu hangi veriye dayanarak söylüyoruz? Bir parkın siyasi rekabetin parçası hâline gelmesi kime ne kazandırıyor?

Düşünün ki bir parkta siyasi partilerin etkinlikleri düzenleniyor. Bir etkinlik için izin gerekiyorsa herkese gerekiyor. İzin prosedürü varsa hangi faaliyetleri kapsadığı, başvuruların hangi ölçütlerle değerlendirildiği ve reddedilme gerekçeleri belli olmalı.

Kamuya açık bir parkın yönetimi, kurumların keyfine göre değişen uygulamalara bırakılamaz.

Bir gün kadınlar yoga yaparken müdahaleyle karşılaşır, başka bir gün anneler bebekleriyle etkinlik yapamazsa, o parkın yönetimi vatandaşın gözünde güven kaybeder.

Eskişehir’in yıllardır övündüğümüz çağdaş kent kimliği de maalesef böyle böyle aşınıyor. Üstelik bu aşınma, şehir dışından gelenlerin gördüğü birkaç görüntüyle sınırlı değil. Bu kentte yaşayan insanların, kendi şehirlerinde kendilerini ne kadar özgür ve rahat hissettikleriyle ilgili.

Bizim bir an önce bütün bu tartışmalardan kurtulmamız gerekiyor.

AK Parti’nin Büyükerşen döneminin projeleriyle rekabet etme isteğini anlayabilirim. Siyasette rekabet olur. Her parti daha iyisini yapmak, kendi projelerini üretmek, seçmenin karşısına yeni hizmetlerle çıkmak ister.

Fakat rekabetin ölçüsü, önceki yönetimin yaptığı işi gölgede bırakmak değil, onun üzerine daha iyisini koymaktır.

Bir parkı kimin yaptığına değil, kimin yararlandığına bakmak zorundayız.

Bir alanın hangi kurumun tabelasını taşıdığına değil, o alanın şehir için ne ürettiğine bakmalıyız.

Bunları anlatmaya çalışıyoruz. Ama aynı konular yıllar boyunca dönüp dolaşıp karşımıza çıkıyor.

Dede Korkut Parkı, Hatboyu, Millet Bahçesi…

Parklar hiçbir partinin, hiçbir vakfın, hiçbir bakanlığın siyasi vitrini değildir. O parklar bu şehrin insanlarına aittir.