Mazot zamlanıyor. Gübre zamlanıyor. Elektrik zamlanıyor. İşçilik zamlanıyor. Ama sıra buğday fiyatına gelince herkes dönüp Chicago Ticaret Borsası’na bakıyor.
Türkiye’de çiftçi artık yalnızca kuraklıkla, doluyla ya da don riskiyle mücadele etmiyor. Asıl mücadele, emeğinin değerini belirleyemediği bir ekonomik düzene karşı veriliyor.
Toprak Mahsulleri Ofisi’nin açıklayacağı hububat müdahale fiyatı milyonlarca üretici için yalnızca bir rakam değildir. O fiyat; köylünün borcunu ödeyip ödeyemeyeceğini, seneye ekip ekemeyeceğini, çocuğunu şehirde okutabilip okutamayacağını belirleyen bir eşiktir.
Fakat Türkiye’de tarım politikası uzun zamandır üreticinin gerçeklerinden kopmuş durumda.
Çünkü çiftçinin bütün maliyetleri Türk lirası üzerinden artıyor. Mazot zamlanıyor. Gübre zamlanıyor. Elektrik zamlanıyor. İşçilik zamlanıyor. Ama sıra buğday fiyatına gelince herkes dönüp Chicago Ticaret Borsası’na bakıyor.
Soruyorlar: “Dünya fiyatı ne kadar?”
Peki Anadolu’nun maliyeti ne kadar?
Türkiye’nin Konya Ovası’nda yetişen buğdayın kaderi neden Amerika’daki spekülatörlerinekranına bağlı olsun? Polatlı’daki çiftçi neden Kansas’taki fon yöneticisinin insafına terk edilsin?
İşte çürüme tam burada başlıyor.
Devlet, çiftçiyi koruyan bir kurum olmaktan çıkarılıp piyasanın muhasebe bürosuna dönüştürülüyor. TMO’nun asli görevi üreticiyi kollamak, stratejik üründe güvence vermek, iç piyasayı istikrara kavuşturmaktır. Ama bugün TMO’dan beklenen şey, uluslararası tahıl şirketlerinin hoşuna gidecek “denge fiyatı” açıklamasıdır.
Bu denge dedikleri şey ise çiftçinin zarar etmesi pahasına kurulan bir dengedir.
Çünkü sermaye ucuz hammadde ister.
Ucuz un ister.
Ucuz yem ister.
Ucuz ithalat ister.
Ama kimse çiftçinin nasıl yaşayacağını sormaz.
Köylü artık yalnızca ürün üretmiyor; aynı zamanda finans sisteminin, ithalat lobisinin ve market zincirlerinin yükünü de sırtında taşıyor. Bankaya borçlu, bayiye borçlu, kooperatife borçlu, devlete borçlu…
Sonra televizyona bir uzman çıkıp diyor ki:
“Piyasa gerçekleri bunu gerektiriyor.”
Hayır.
Bu bir piyasa gerçeği değil; bu bir sınıf tercihidir.
Tarım politikası dedikleri şey tarafsız değildir. Ya üreticiden yana olursunuz ya da ithalatçıdan yana. Ya Anadolu köylüsünün alın terini korursunuz ya da küresel tahıl ticaretinin taşeronu olursunuz.
Bugün Türkiye’de çiftçi yalnızca kuraklıkla mücadele etmiyor. Aynı zamanda değersizleştirme politikasıyla mücadele ediyor. Ürettiği ürünün kıymeti sistematik biçimde bastırılıyor.
Ve sonra gençler neden köyde kalmıyor diye soruyorlar.
Çünkü bu düzende toprağı işleyen kazanamıyor.
Kazanan; ithalat bağlantısı olanlar, stokçular, büyük zincirler ve finans çevreleri oluyor.
Eğer devlet gerçekten müdahale edecekse, müdahale fiyatını yalnızca Chicago ekranına göre değil, Anadolu’nun gerçek maliyetine göre belirlemek zorundadır. Çiftçinin maliyeti enflasyonun üzerinde artıyorsa, ürününün değeri de bu ülkenin gerçeklerine göre belirlenmelidir.
Aksi halde açıklanacak her fiyat, yalnızca bir alım fiyatı değil; Anadolu köylüsüne kesilmiş yeni bir ceza olacaktır.