Dağınık öfkenin ve bireysel direnişlerin kolektif bir güce dönüşebilmesi için, yönlendirici bir iradeye, yani siyasal bir önderliğe ihtiyaç vardır.

Tarım sektörünün sıkıntılarını bir süredir kendi penceremden sizlerle paylaşıyorum. Ancak bu sorunların yalnızca tarımla sınırlı olmadığını, aksine toplumun farklı kesimlerinde benzer biçimlerde ortaya çıktığını görmek ve bu bütünlük içinde değerlendirmek gerekiyor.

Tarımda üretici borç yükü altında ezilirken, madenlerde çalışan işçiler hayatlarını riske atarak ve emeğinin karşılığını almadan yaşamaya çalışıyor. Emekliler açlık sınırının altında maaşlarla yaşam mücadelesi verirken, öğrenciler barınacak yer bulamıyor; işçiler, emekçiler ve geniş halk kesimleri güvencesizliğin ve yoksulluğun kıskacında sıkışıyor. Bu tablo, birbirinden kopuk sorunlar yığını değil; aynı ekonomik ve toplumsal düzenin farklı alanlarda ürettiği ortak bir krizin yansımalarıdır.

Her bir kesim kendi özgül sorunları içinde mücadele ederken, bu mücadelelerin parçalı ve dağınık kalması, sistemin devamlılığını sağlayan en önemli unsurlardan biri haline geliyor. Çünkü parçalanmış tepkiler, merkezî ve örgütlü bir karşı koyuşa dönüşmediği sürece, egemen yapı tarafından kolaylıkla soğurulabiliyor ya da etkisizleştiriliyor. Oysa sorunların kaynağı ortakken, çözümün de ortak bir zeminde şekillenmesi kaçınılmazdır.

Bu nedenle, mücadeleyi yalnızca sektörel ya da mesleki sınırlar içinde ele almak yerine, onu toplumsallaştırmak ve geniş halk kesimlerinin ortak talepleri etrafında birleştirmek hayati bir önem taşıyor. Tarım işçisinin, madencinin, emeklinin, öğrencinin ve güvencesiz çalışanların talepleri; adil bölüşüm, insanca yaşam koşulları, güvenli çalışma ortamları ve eşit haklar gibi temel başlıklarda birleşmektedir. Bu ortaklık, güçlü bir toplumsal dayanışmanın ve birleşik bir mücadelenin zeminini oluşturur.

Ancak bu birleşik mücadelenin kendiliğinden ortaya çıkmasını beklemek gerçekçi değildir. Dağınık öfkenin ve bireysel direnişlerin kolektif bir güce dönüşebilmesi için, yönlendirici bir iradeye, yani siyasal bir önderliğe ihtiyaç vardır. Bu önderlik, yalnızca talepleri dile getiren değil; aynı zamanda bu talepleri stratejik bir programa dönüştüren, farklı kesimleri bir araya getiren ve mücadeleyi sürdürülebilir kılan bir yapı olmalıdır.

Doğru bir yaklaşım, tam da bu noktada, mevcut düzenin sınırlarını aşmayı ve köklü bir dönüşümü hedefler. Bu yaklaşım, sorunları yüzeysel reformlarla değil, onları üreten yapısal ilişkileri değiştirmeyi amaçlar. Emek eksenli bir perspektifle, üretimden gelen gücün örgütlenmesini, dayanışmanın büyütülmesini ve halkın kendi kaderini tayin etme iradesinin güçlendirilmesini esas alır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, yalnızca daha yüksek sesle itiraz etmek değil; o sesi ortak bir doğrultuda birleştirecek, ona yön verecek ve kalıcı sonuçlar üretecek örgütlü bir bilinçtir. Mücadelelerin birleştiği, taleplerin ortaklaştığı ve halkın kendi gücünü fark ettiği bir süreç, gerçek değişimin kapısını aralayacaktır. İşte o zaman hem çiftçiler, hem işçiler, hem öğrenciler, hem emekliler ve emekçi yığınlar bu baskıdan kurtulacak, özgürleşecek ve hak ettiği refaha kavuşacaktır. Çünkü tarih, parçalı direnişlerin değil, birleşik ve örgütlü halk hareketlerinin dönüştürücü gücüyle yazılmıştır.