Hasat döneminde artan mısır ithalatı fiyatları baskılayarak yerli üreticiyi zayıflatırken, kazancı büyük sermaye ve ithalat odaklı yapılar topluyor.

Türkiye’de mısır piyasasında son yıllarda yaşanan gelişmeler, tarım politikalarının sınıfsal etkilerini açık biçimde ortaya koymaktadır. Artan mısır ithalatı, özellikle hasat dönemine yakın zamanlarda devreye girdiğinde iç piyasada fiyatları aşağı çekmekte ve bu baskıyı doğrudan yerli üreticinin omuzlarına yüklemektedir. Zaten yüksek girdi maliyetleriyle üretim yapan çiftçi, bu koşullarda emeğinin karşılığını belirleyemeyen, pazarlık gücü zayıflamış bir konuma itilmektedir. Böylece tarımsal üretim, giderek büyük sermaye ve ithalat odaklı yapıların lehine yeniden şekillenmektedir.

İthalata kategorik olarak karşı çıkmak gerçekçi değildir. Türkiye’nin yem ve gıda sektörünün ihtiyaç duyduğu mısır miktarını karşılamak için belirli dönemlerde ithalat yapılması gerekebilir. Ancak belirleyici olan, bu ithalatın zamanlaması ve miktarıdır. Plansız ve piyasa koşullarını gözetmeyen ithalat politikaları, iç piyasada fiyatları baskılayarak yerli üreticiyi daha da kırılgan hale getirmektedir.

Bu süreç yalnızca basit bir arz-talep meselesi olarak da görülemez. İthalatın yoğunlaştığı dönemlerde, uluslararası ticaret ağlarıyla bağlantılı çevreler ve büyük gıda tekelleri avantaj elde ederken; yerli üreticinin emeği ve geliri geri plana itilmektedir. Bu durum, tarımsal üretimden elde edilen değerin üreticiden koparılarak daha güçlü ekonomik aktörlere yöneldiği bir yapı ortaya çıkarmaktadır.

Dolayısıyla tarım politikası, üretici ile sanayi arasında yüzeysel bir “denge” arayışına indirgenemez. Asıl mesele, üretim ve bölüşüm ilişkilerinin hangi çıkarlar doğrultusunda şekillendiğidir. Bu nedenle mısır ithalatı ve genel tarım politikaları, piyasa mekanizmalarının kendiliğinden işleyişine bırakılmadan kamusal bir planlama anlayışıyla ele alınmalıdır. Hasat dönemleri, üretim kapasitesi ve toplumsal ihtiyaçlar gözetilerek yapılacak bir planlama ile yerli üretici korunmalı; fiyatlar, üretimin sürdürülebilirliğini sağlayacak biçimde belirlenmelidir.

Sonuç olarak mesele yalnızca ithalatın varlığı ya da teknik yönetimi değil, hangi önceliklere göre biçimlendiğidir. Toplumsal yararı esas alan, kamusal denetime dayalı ve üreticinin üretim koşullarını güvence altına alan bir yaklaşım benimsenmediği sürece, ithalat politikaları üretimin sürekliliğini güçlendirmek yerine belirli kesimlerin çıkarlarını pekiştiren bir araca dönüşmeye devam edecektir.