Planlı üretim modeli övülüyor. Peki plan kimin için? Küçük üreticinin mi, yoksa piyasayı düzenleyen büyük aktörlerin mi?

Ulusal Hububat Konseyi (UHK), Türkiye’de hububat üretiminin sürdürülebilirliğini sağlamak, üretici-sanayici-tüketici dengesini kurmak ve gıda arz güvenliğini teminat altına almak amacıyla kurulmuş bir sektörel platformdur. Kamu, özel sektör ve akademiyi bir araya getiren bu yapı, tarım politikalarının şekillenmesinde yönlendirici bir rol üstlenmektedir.

Konya’da gerçekleştirilen 2026 Hasat Öncesi Kongresi’nde alınan kararlar şu başlıklar altında toplandı:

•⁠ ⁠Planlı üretim modelinin sürdürülmesi ve geliştirilmesi
•⁠ ⁠Tarımsal desteklerin artırılması ve maliyetlere duyarlı hale getirilmesi
•⁠ ⁠Lisanslı depoculuk ve ürün borsacılığının güçlendirilmesi
•⁠ ⁠İklim değişikliğine karşı sigorta, teknoloji ve verimlilik odaklı çözümler
•⁠ ⁠Su yönetimi ve tarımsal altyapının yeniden yapılandırılması
•⁠ ⁠İhracatta rekabet gücünün artırılması ve yeni pazar arayışları

Ancak tüm bu başlıklar, başka bir soruyu da beraberinde getiriyor: Bu politikalar gerçekten kimin çıkarına hizmet ediyor?

Konya’da yapılan hububat kongresi bize bir kez daha şunu hatırlattı: Tarım artık yalnızca üretim meselesi değil, doğrudan sınıfsal bir mücadele alanıdır.

Raporun satır aralarında dikkat çeken temel gerçek şu: Küresel krizler, savaşlar ve iklim değişikliği sürekli vurgulanıyor; ancak bu krizlerin yükünü kimin taşıdığı neredeyse hiç sorgulanmıyor. Oysa üretim araçlarının kontrolü kimdeyse, krizin bedelini de o belirler.

Bugün Türkiye tarımı “güçlü” olarak tanımlanıyor. Rakamlar etkileyici: milyarlarca dolarlık hasıla, ihracat fazlası… Ama aynı metin içinde üretimin düştüğü, maliyetlerin arttığı ve çiftçinin giderek daha fazla risk altında olduğu da açıkça yazıyor. Bu çelişki tesadüf değil; sistemin kendisi bu çelişkiyi üretir.

Piyasa Mekanizmaları ve Bağımlılık

Planlı üretim modeli övülüyor. Peki plan kimin için? Küçük üreticinin mi, yoksa piyasayı düzenleyen büyük aktörlerin mi?

Lisanslı depoculuk, borsa sistemleri, finansal araçlar… Bunların tamamı üreticiyi koruyan araçlar gibi sunuluyor. Oysa gerçekte, tarımın giderek daha fazla finansallaştığını ve çiftçinin ürününden çok piyasadaki dalgalanmalara bağımlı hale geldiğini görüyoruz.

Bir başka kritik nokta: “İthalat aslında ihracatın parçasıdır” söylemi. Bu ifade, klasik bir sermaye mantığını yansıtır. Hammaddenin dışarıdan alınıp işlenerek satılması katma değer yaratır; evet. Ama aynı zamanda ülke tarımını dışa bağımlı hale getirir ve üreticiyi küresel fiyat dalgalanmalarına açık bırakır.

Doğa, Su ve Krizin Yönetimi

Su meselesi ise belki de en çarpıcı olanı. Rapor açıkça söylüyor: Türkiye su stresi yaşayan bir ülke. Buna rağmen çözüm olarak daha büyük projeler, daha fazla transfer, daha fazla müdahale öneriliyor. Doğa ile uyum değil, doğa üzerinde kontrol kurma anlayışı hâkim. Bu da uzun vadede yeni krizlerin habercisi.

İklim değişikliği karşısında önerilen çözümler –sigorta, teknoloji, verimlilik– yine aynı çerçevede: sistemi korumak. Halbuki sorun yalnızca üretim tekniklerinde değil, üretim ilişkilerindedir.

Sonuç: Asıl Soru

Hülasa, mevcut tarım politikaları; çiftçinin emeğini, doğanın sınırlarını ve toplumun gıda hakkını değil, piyasanın sürekliliğini merkeze alıyor. Bu nedenle her kriz “yönetiliyor”, ama hiçbir kriz gerçekten çözülmüyor.

Sonuç açık: Tarımda mesele yalnızca daha çok üretmek değil, kimin için ve hangi koşullarda üretildiğini sorgulamaktır.

Ve bu soru sorulmadıkça, en kapsamlı kongreler bile yalnızca mevcut düzenin yeniden teyidinden ibaret kalacaktır.