“Tersine göç” adı altında köye dönüş, bir çözüm olarak sunulmaktadır. Oysa bu dönüş fikri, mevcut koşullar altında ciddi sınırlamalarla karşı karşıya olup, ekonomik ve sosyal gerçeklerden kopuktur.

Son dönemde yetkili çevrelerin dilinden düşmeyen “kırsala dönüşü teşvik ediyoruz”, “köylüyü destekliyoruz”, “hibeler ve desteklerle üretimi canlandırıyoruz” gibi söylemler, ilk bakışta bir çözüm arayışı gibi sunulsa da gerçekte sorunun özünü örten bir demagojiden ibarettir. Mesele, birkaç teşvik paketiyle giderilebilecek teknik bir eksiklik değil, üretim ilişkilerinin tam da kendisidir. Kapitalist düzende tarım, büyük sermayenin ve piyasanın ihtiyaçlarına göre biçimlenirken; küçük üreticinin ayakta kalmasını sağlayacak koşullar sistemli biçimde aşındırılır. Bu nedenle söz konusu destekler, köylü kitlelerini güçlendirmekten çok mevcut düzenin devamını güvence altına alır.

İnsanlık tarihine üretim biçimleri açısından bakıldığında, göç yalnızca bir yer değiştirme değil, aynı zamanda toplumsal düzenin dönüşümüdür. Bu nedenle “tersine göç” meselesini, basit bir geri dönüş hareketi olarak değil, tarihsel gelişim içinde ele almak gerekir.

İlkel komünal topluluklarda üretim ortaklaşaydı. Toprak ve üretim araçları üzerinde özel mülkiyet yoktu; üretim, doğrudan ihtiyaçları karşılamaya yönelikti. Bu dönemde göç, doğa koşullarının zorunlu bir sonucuydu ve sınıfsal bir içerik taşımıyordu.

Üretici güçlerin gelişmesiyle birlikte yerleşik hayata geçildi ve tarım ortaya çıktı. Bu gelişme, insanlık tarihinin temel dönüm noktalarından biridir. Toprağın belirli ellerde toplanmasıyla artı ürün ortaya çıktı ve bu artı ürünün denetimi, toplumsal eşitsizliklerin temelini oluşturdu. Böylece köylülük, belirli tarihsel koşullar içinde şekillenen bir üretici sınıf olarak ortaya çıktı.

Feodal düzende köylüler toprağa bağlıydı. Üretim araçlarına kısmen sahip olsalar da, ürünlerinin önemli bir bölümünü egemen sınıfa vermek zorundaydılar. Bu durum, köylünün hareketini sınırlandırıyor ve göçü büyük ölçüde engelliyordu. Ancak bu yapı, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte çözülmeye başladı.

Kapitalizm, kır ile kent arasındaki karşıtlığı keskinleştirdi. Sanayileşme süreci, köylüleri topraktan kopararak kentlerde ücretli emekçi haline getirdi. Bu süreç, köylülüğün çözülmesini hızlandırdı: küçük bir kesim zenginleşirken, geniş köylü kitleleri yoksullaşarak proletaryaya katıldı. Tarım ise giderek piyasa ilişkilerine bağımlı hale geldi; küçük üretici rekabet karşısında sürekli geriledi.

Bugün “tersine göç” adı altında köye dönüş, bir çözüm olarak sunulmaktadır. Oysa bu dönüş fikri, mevcut koşullar altında ciddi sınırlamalarla karşı karşıya olup, ekonomik ve sosyal gerçeklerden kopuktur. Köye dönenlerin büyük bölümü yeterli toprağa sahip değildir; mevcut topraklar ise ya parçalanmış ya da büyük üreticilerin elinde yoğunlaşmıştır. Küçük üretici, yüksek girdi maliyetleri ile düşük satış fiyatları arasında sıkışır; çoğu zaman borçlanır ya da üretimden çekilmek zorunda kalır. Toprağı olmayanlar ise tarım işçiliğine yönelerek farklı bir bağımlılık ilişkisi içine sürüklenir.

Bu koşullar altında tersine göç, kapitalist toplumsal düzen içinde gerçek ve kalıcı bir çözüm sunamaz. Çünkü sorun, insanların nerede yaşadığı değil, üretimin nasıl örgütlendiğidir. Kapitalizm sürdükçe kırsal alan da piyasa ilişkilerinden bağımsız olamaz; üretim araçlarının yoğunlaşması derinleşir, küçük üretici ise rekabet karşısında tasfiye edilir. Bu nedenle köye dönüş, geniş kitleler için sürdürülebilir bir yol değil; en fazla sınırlı imkânlara sahip dar bir kesim için geçici bir kaçış olabilir.

Sonuç olarak tersine göç, sistemin temel çelişkilerini ortadan kaldırmaz; yalnızca bireysel düzeyde bir kaçış olarak, dar ve kırılgan bir sınır içinde kalır. Kalıcı ve toplumsal bir çözüm ise ancak üretim ilişkilerinin köklü dönüşümüyle, yani üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre yeniden örgütlenmesiyle mümkündür.