Son yıllarda hız kazanan ruhsatlandırma politikaları, ülkenin en verimli tarım alanlarını, ormanlarını ve su havzalarını çokuluslu şirketlerin çıkarlarına açıyor…

Maden aramaları ve işletmeciliği, günümüz kapitalist üretim ilişkileri içinde yalnızca ekonomik bir faaliyet değil, aynı zamanda doğa ve toplum üzerinde derin tahribatlar yaratan bir sömürü mekanizmasıdır. Özellikle son yıllarda hız kazanan ruhsatlandırma politikaları, ülkenin en verimli tarım alanlarını, ormanlarını ve su havzalarını çokuluslu şirketlerin çıkarlarına açarken; kamu yararı söylemi çoğu zaman bu süreci meşrulaştırmak için kullanılan bir perde işlevi görmektedir.

Kapitalist sistemin temel dinamiği olan kâr maksimizasyonu, özel sektörün doğaya ve insana yaklaşımını belirler. Bu yaklaşımda doğa, korunması gereken bir yaşam alanı değil; tüketilecek, metalaştırılacak ve en kısa sürede ekonomik değere dönüştürülecek bir “kaynak” olarak görülür. Bu nedenle maden şirketleri, maliyetleri minimize etmek adına çevresel önlemleri ya göz ardı eder ya da göstermelik uygulamalarla geçiştirir. Sonuç ise kaçınılmazdır: yok edilen ormanlar, geri dönülmez biçimde tahrip edilen ekosistemler, zehirlenen su kaynakları ve sağlığı tehdit altına giren yerel halk.

Özellikle altın madenciliğinde yaygın olarak kullanılan siyanür, bu yıkımın en çarpıcı örneklerinden biridir. Siyanür liçi yöntemiyle yapılan üretim, yalnızca maden sahasını değil, çevresindeki geniş coğrafyayı da etkileyen bir zehirlenme sürecini beraberinde getirir. Yer altı sularına sızan siyanür ve ağır metaller, tarım alanlarını verimsizleştirir, içme suyu kaynaklarını kirletir ve uzun vadede insan sağlığı üzerinde ciddi hastalıklara yol açar. Bu durum, yalnızca bugünü değil, gelecek kuşakların yaşam hakkını da tehdit eder.

Tarım alanlarının madenciliğe açılması ise bir başka kritik sorundur. Gıda egemenliğinin giderek daha fazla önem kazandığı bir dünyada, verimli toprakların geri dönülmez biçimde yok edilmesi, ülkenin bağımsızlığına da darbe vurmaktadır. Bir yanda kısa vadeli maden gelirleri uğruna feda edilen tarım üretimi, diğer yanda artan dışa bağımlılık… Bu tablo, plansız ve kamu yararından uzak politikaların doğrudan sonucudur.

Tüm bu süreçte “devlet payı” adı altında yapılan kesintiler ise gerçeği değiştirmemektedir. Asıl kazanç, çoğunlukla uluslararası sermaye ile iş birliği içindeki büyük şirketlerin kasasına gitmektedir. Yerel halk ise işsizlik, göç, sağlık sorunları ve ekolojik yıkımla baş başa bırakılmaktadır. Bu durum, kaynakların adil dağılımı ilkesinin açık bir ihlalidir.

Oysa alternatif bir model mümkündür. Doğal kaynakların kamu eliyle, toplum yararı gözetilerek ve bilimsel planlama çerçevesinde çıkarılması; hem ekonomik getirinin topluma geri dönmesini sağlar hem de çevresel etkilerin minimize edilmesine olanak tanır. Kamu işletmeciliği, kısa vadeli kâr baskısından bağımsız olarak hareket edebileceği için doğayı koruyan, sürdürülebilir yöntemleri önceleyebilir. Ayrıca yerel halkın karar süreçlerine katılımı sağlanarak daha demokratik ve adil bir kaynak yönetimi mümkün hale gelir.

Sonuç olarak, tarım alanlarından maden sahalarına uzanan bu dönüşüm, yalnızca ekonomik bir tercih değil; aynı zamanda bir rejim meselesidir. Doğanın ve toplumun çıkarlarını gözetmeyen her uygulama, uzun vadede geri dönülmez kayıplara yol açar. Bu nedenle maden kanunlarının kamu lehine yeniden düzenlenmesi, tarım alanlarının ve su kaynaklarının korunması ve doğal zenginliklerin yağmalanmasına son verilmesi, sadece bir tercih değil; yaşamsal bir zorunluluktur.