Hayatın her alanına giren otomasyon, insanın yapması gereken en basit hareketleri bile elimizden alıyor.

Bir zamanlar akşamüstü demek; sokaklarda top sesleri, seksek çizgileri, bisiklet frenleri demekti. Mahalle aralarında yankılanan kahkahalar, çocukluğun en doğal müziğiydi. Şimdi ise aynı saatlerde perdeler kapalı, ekranlar açık. Sokaklar yerinde duruyor ama içindeki hayat eksilmiş gibi. Parklar hâlâ var, salıncaklar sallanıyor belki ama onları iten eller yok.

Teknoloji, hayatı kolaylaştırmak için geldi. Kimse inkâr edemez; bilgiye ulaşmak hiç bu kadar hızlı, iletişim hiç bu kadar pratik olmamıştı. Ama her kolaylığın bir bedeli var. Tabletler, telefonlar ve bilgisayarlar çocukların dünyasını genişletirken, fiziksel dünyalarını daralttı. Eskiden “dışarı çık” denilen çocuklar, şimdi “şarjın kaç?” diye soran bir nesle dönüştü.

Bu değişim sadece sosyolojik değil, aynı zamanda fiziksel bir dönüşüm. Hareketin yerini hareketsizlik alınca, obezite de sessizce hayatımıza yerleşti. Koşarak büyüyen çocukların yerini, ekran başında büyüyen çocuklar aldı. Enerjisini parkta tüketemeyen bir beden, o enerjiyi yağ olarak depoluyor. Ve bu durum artık bireysel bir sorun değil, toplumsal bir tablo.

Üstelik ufukta yeni bir dalga daha var: robotlar. Hayatın her alanına giren otomasyon, insanın yapması gereken en basit hareketleri bile elimizden alıyor. Temizlik yapan robotlar, sipariş getiren sistemler, hatta yakında çocuklarla oynayacak yapay zekâlar… İnsan hareket etmeden yaşayan bir varlığa dönüşürse, bunun sonucu sadece tembellik değil, sağlıksız bir gelecek olur.

Eskiyle yeniyi ayıran şey teknoloji değil aslında; onu nasıl kullandığımız. Teknoloji çocukların hayatına renk katabilir, ama hayatın kendisi olursa sorun başlar. Sokakların yeniden dolması için ekranların tamamen kapanmasına gerek yok, sadece biraz geri çekilmesine ihtiyaç var.

Çünkü bir çocuk için en gerçek oyun hâlâ toprakta başlar. Ve bir toplumun sağlığı, önce o oyunun devam edip etmemesiyle ölçülür.