Bugün hız çağındayız. Yargılarımız hızlı, hükümlerimiz keskin, empati süremiz kısa. Sosyal medyada birini “suçlu” ilan etmek saniyeler sürüyor.

Bazı kitaplar vardır; sadece okunmaz, insanın içine yerleşir. Suç ve Ceza işte tam olarak böyle bir romandır. Dostoyevski, bir cinayetin hikâyesini anlatıyormuş gibi görünür; oysa asıl anlattığı şey insanın kendi içindeki mahkemedir.

Raskolnikov bir katildir. Ama roman boyunca asıl sorumuz şu olur: Bir insanı suçlu yapan yalnızca yaptığı mıdır, yoksa düşündüğü de suç sayılır mı? İşte bu yüzden Suç ve Ceza sıradan bir polisiye değildir. Bu eser, insanın kendi karanlığıyla yüzleşme cesaretidir.

Bugün hız çağındayız. Yargılarımız hızlı, hükümlerimiz keskin, empati süremiz kısa. Sosyal medyada birini “suçlu” ilan etmek saniyeler sürüyor. Oysa Dostoyevski, bizi durmaya zorlar. “Neden yaptı?” sorusunu sormaya mecbur bırakır. Çünkü romanda suç kadar yoksulluk, gurur, yalnızlık ve kırılmış bir benlik de vardır. Bu derinlik, eseri zamansız kılar.

Suç ve Ceza okumalıyız çünkü insan psikolojisinin en çıplak hâlini görürüz. Raskolnikov’un zihni, bir savaş alanıdır. Kibirle merhamet, akılla vicdan, teoriyle gerçeklik çarpışır. Hepimiz zaman zaman kendi içimizde benzer çatışmalar yaşamıyor muyuz? “Ben farklıyım” dediğimiz anlarla, “Ya yanılıyorsam?” diye sarsıldığımız anlar arasında gidip gelmiyor muyuz?

Romanın asıl gücü, cevaplardansa sorularında gizlidir. Üstün insan teorisi gerçekten var olabilir mi? Amaç, aracı meşrulaştırır mı? Bir insan, işlediği suçu kendi zihninde haklı çıkarabilir mi? Ve en önemlisi: Vicdan susturulabilir mi?

Dostoyevski bize şunu öğretir: Asıl ceza mahkeme salonunda değil, insanın iç dünyasında başlar. Raskolnikov’un asıl azabı, polis değil, kendi ruhudur. Bu yüzden roman, hukuki bir metinden çok ahlaki bir aynadır.