Belediye meclisleri, yalnızca partilerin birbirine laf yetiştirdiği alanlar değil; bir kentin müşterek aklının görünür olduğu yerlerdir…

Eskişehir siyasetinde bir süredir gözden kaçırılan ama gittikçe büyüyen bir mesele var.

Vasat, kendini sertlikle görünür kılıyor. Siyaset dil üretmekte zorlandıkça sesi yükseltiyor; fikri zayıfladıkça üslubu sertleşiyor. Muhatap almayı değil, karşısındakini değersizleştirmeyi amaçlayan bu hoyrat ton, şehrin siyasal temsil krizinin işareti bana kalırsa.

Çünkü Eskişehir, ülkenin tüm kusurlarına rağmen hala belli bir terbiyeyi önemseyen bir kent... İnsanların birbirine bağırmadan da anlaşabileceğine inandığı, siyasetin tamamen bir hır çıkarma alanına dönüşmesini içselleştirmediği bir kent kültürü var burada. Tercihler de çoğu zaman bu kent refleksi üzerinden şekilleniyor. Daha doğrusu uzun yıllar böyle şekillendi.

Ama şimdi insan ister istemez şunu soruyor: Eğer siyaset, bu kentin dilini ve karakterini yansıtmıyorsa, burada bir kopuş mu var? Ya siyaset artık Eskişehir’in değer dünyasına göre biçimlenmiyor ya da şehir yavaş yavaş kendi yörüngesinden uzaklaşıyor.

Eskişehir Büyükşehir Belediye Meclisi’nde zaman zaman tansiyonun yükseldiği, siyasetin neredeyse bir sinir harbine dönüştüğü anlarda, Ayşe Ünlüce’nin ısrarla daha sakin, daha ölçülü ve Eskişehir’i temsil ettiğine inanılan çizgide kalmaya çalışması bu yüzden dikkat çekiyor. İnsanın içine bir nebze su serpiyor belki.

Fakat bir kentin medeniyet yükü tek kişinin omzuna bırakılamaz. Şehir dediğiniz müşterek bir vicdandır. Eğer herkes biraz hoyratlaşırsa, en medeni şehir bile zamanla kendine yabancılaşır.

Meclis üyelerinin birbirlerine ağza alınmayacak sözler söylemesi, bunu yaparken yüzlerine yerleşen o tuhaf gurur hali, ağır ithamların gevşek bir gülümsemeyle dile getirilmesi… İnsan izlerken bir belediye meclisinden çok, sosyal medyanın en hoyrat figürleriyle karşı karşıya olduğunu düşünüyor.

Örnekler çoğaltılabilir. Ama mesele artık cümleleri aşmış durumda. Çünkü ortada yalnızca sert bir siyaset dili yok; adeta “trolleşmiş” bir siyaset aklı var. Muhatap almayan, anlamaya çalışmayan, yalnızca laf çarpıp alkış toplamaya çalışan bir ruh hali meclisin içine kadar taşmış durumda. Ses yükseldikçe siyasetin derinleştiğini sanan bir anlayış hakim neredeyse.

Bütün bunların arasında insanda kalan duyguysa oldukça ağır…

Kimsenin kendi sorumluluğuyla gerçek bir ilişki kurmadığı hissi. Daha da kötüsü, kente karşı sorumluluk duygusunun giderek silinmesi. Çünkü bir şehir adına konuşmak başka şeydir, şahsi öfkesini dile getirmek çok daha başka.

Oysa belediye meclisleri, yalnızca partilerin birbirine laf yetiştirdiği alanlar değil; bir kentin müşterek aklının görünür olduğu yerlerdir. Eğer orada yalnızca öfke, küçümseme ve gösteri kalıyorsa, kaybeden yalnız siyaset olmuyor. Şehir de kendi sesini yavaş yavaş kaybediyor…