Tarımda maliyetleri düşürmek, tek başına raf fiyatlarını aşağı çekmeye yetmez. Çünkü fiyatın oluştuğu yer tarladan çok daha ileride, zincirin diğer halkalarında belirlenir.
İddia o ki : “Mazot ve gübre bedava olsa gıda ucuzlar.” Oysa gerçek tablo bundan çok daha karmaşık. Tarımda maliyetleri düşürmek, tek başına raf fiyatlarını aşağı çekmeye yetmez. Çünkü fiyatın oluştuğu yer tarladan çok daha ileride, zincirin diğer halkalarında belirlenir.
Bugün üretici, yani çiftçi, gıda zincirinin en zayıf halkasıdır. Mazot, gübre, tohum ve ilaç gibi girdilerdeki artış doğrudan onun maliyetini yükseltir. Ancak çiftçi bu artışı ürün fiyatına aynı ölçüde yansıtamaz. Karşısında güçlü alıcılar, aracılar ve organize perakende yapıları vardır. Bu nedenle çoğu zaman “fiyat alan” konumundadır; yani fiyatı belirleyen değil, verilen fiyata razı olan taraftır.
Sorunun düğümlendiği yer tam da burasıdır: Maliyet ile raf fiyatı arasında sanıldığı kadar doğrudan bir ilişki yoktur. Tarladan çıkan ürün, sofraya ulaşana kadar nakliye, depolama, işleme, paketleme, komisyon, toptan ve perakende gibi birçok aşamadan geçer. Her aşama kendi maliyetini ve kârını ekler. Zincir uzadıkça üreticinin payı küçülür, nihai fiyat ise büyür.
Daha da dikkat çekici olan şudur: Girdi maliyetleri arttığında bu yük çoğu zaman çiftçinin kârından düşer. Buna rağmen raf fiyatları yükselmeye devam eder, üstelik çoğu zaman enflasyonun da üzerinde. Yani çiftçi adeta bir “tampon” görevi görür; maliyet artışlarını üstlenir ama kazançtan pay alamaz. Buna karşılık zincirin güçlü halkaları, fiyatlama gücü sayesinde kârlarını korur, hatta artırır.
Bu nedenle mazot ve gübreyi bedava sağlamak, kısa vadede çiftçiyi rahatlatabilir; ancak yapısal sorunlar çözülmeden tüketiciye ucuzluk olarak yansıması sınırlı kalır. Çünkü sorun yalnızca maliyet değil, piyasa yapısı ve güç dengesidir. Üretici örgütsüz olduğu, pazarlık gücüne sahip olmadığı ve ürününü değerinde satamadığı sürece, verilen destekler zincirin başka noktalarında eriyip gider.
Kalıcı çözüm, zincirin en zayıf halkasını güçlendirerek, gıda zincirini kamulaştırmaktan geçer. Üretici örgütlerinin etkinleştirilmesi, aracısız ve doğrudan satış kanallarının yaygınlaştırılması, fiyat oluşumunda şeffaflığın ve paritenin gözetilmesi gerekir. Yalnızca girdileri sübvanse etmek yeterli olmaz. Aksi halde maliyet düşse bile raf fiyatı düşmez—sadece kazancın adresi değişir.
Sonuç olarak mesele, yalnızca “çiftçinin maliyetini düşürmek” değildir. Asıl mesele, gıda zincirinde yaratılan değerin kimde kaldığıdır. Bu soru yanıtlanmadan ve üreticinin payını güçlendirecek bir sistem değişikliği olmadan, ne çiftçi kazanabilir ne de tüketici uygun fiyatla gıdaya erişebilir.
Bu tablo, gıda meselesinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kamusal bir sorumluluk olduğunu açıkça ortaya koyar. Gıda güvenliğinin sağlanması ve toplumun sağlıklı, yeterli ve uygun fiyatlı besine ulaşabilme ihriyacı, piyasanın insafına bırakılamayacak kadar hayati bir konudur. Bu nedenle tarladan sonraki süreçte—ürünün işlenmesi, paketlenmesi ve dağıtımı aşamalarında—kamunun daha güçlü ve belirleyici bir rol üstlenmesi bir tercih değil, zorunluluktur. Devletin bu alanlarda etkin biçimde var olması; fiyat istikrarını sağlamak, spekülatif kazançları sınırlamak ve hem üreticiyi hem de tüketiciyi korumak açısından kritik önemdedir. Ancak bu şekilde, gıda zincirindeki dengesizlikler giderilebilir ve toplumun geniş kesimleri için adil, sürdürülebilir ve güvenli bir gıda sistemi kurulabilir.