Deniz Çağlar Fırat yazdı...

Urfa’dan Nisan’da gelip Kasım’da dönen yaklaşık 3.000 mevsimlik tarım işçisi, Alpu’da 400 çadırlık 100 hektarlık bir çayırda yaşıyor. Sülale hiyerarşisi, çavuş ağı, kadınların görünmeyen emeği, keçi ve tavukla kurulan geçim döngüsü, eğitimde pandeminin açtığı yara ve Alpulularla kurulan güven ilişkisi… Tarladaki üretimin arkasında, bu çayırda kendi kurallarıyla işleyen bambaşka bir dünya var.

EHA’dan Yusufhan Toraman ve Hüseyin Tuday’la birlikte, Alpulu Cihan Üngör’ün ev sahipliğinde çadırların kurulduğu çayıra gittik. Alpu Belediyesi, yaklaşık 100 dekarlık bir alanı bu işçilere tahsis etmiş: etrafı dikenli teller ile çevrili, su hattı çekilmiş; tuvalet altyapısı var ama elektrik yok. Kâğıt üzerinde “geçici”, pratikte ise her bahar yeniden kurulan yerleşik bir mevsimlik düzenin olduğu çayırda bir yaşam döngüsü sürüyor. Kendi deyimleriyle; çayırda doğup, çayırda yaşayıp, çayırda ölen insanların hayatı…

Mevsimlik Göçün Ritmi ve Demografi

Her yıl Nisan ayında gelen, Kasımda dönen bir topluluk bu. Yaklaşık 3.000 kişi, 400 çadır. Aile değil, daha doğrusu sülale esası geçerli: kararları en yaşlı erkek büyük alıyor; bu, sosyolojide “patrimonyal otorite” (kişisel bağa dayalı, kurumsal olmayan güç) diye anılan bir ilişkiyi hatırlatıyor. Dil ise kimliğin ana direği: çadır içinde Arapça konuşuluyor; erkekler arasında az-orta düzey Türkçe bilenler çıkıyor ama kadınlar ve küçük çocuklar Türkçe bilmiyor. Bu, sosyologların “gettolaşma” kavramının dilsel boyutu olarak karşımıza çıkıyor.Kendi kimliklerini ve toplumsal aidiyetlerini dil aracılığıyla koruyorlar. Fakat bu aynı zamanda kamusal alanda dışarıyla kurdukları iletişimi sınırlıyor. Dil, burada hem bir sığınak hem de bir bariyer.

“Toplumsal Kapalı Çember”: Dilin içe dönük korunması, kimliği ve güveni güçlendirirken dış dünya ile teması sınırlıyor. İç dayanışmayı artıran bu kapalı çember, kamu hizmetlerine erişim ve eğitim gibi alanlarda bariyere dönüşebiliyor

Patrimonyal Otorite: Max Weber'in otorite tipolojisinde patrimonyal otorite, meşruiyetini gelenekten ve kişisel bağlılıktan alan, kurumsal yapılarla değil aile/soy ilişkileri üzerinden işleyen bir otorite biçimidir.

Kararlar, genellikle en yaşlı erkek veya aile büyğü tarafından alınır.

Otorite, yazılı kurallara değil, kişisel sadakat ve akrabalık bağlarına dayanır.

Yönetim, rasyonel-bürokratik değil, kişisel ilişkilere dayalıdır.

Güç, soyun/topluluğun devamlılığıyla meşrulaştırılır.

Geçim Ekonomisi: Keçi ve Tavuk Etrafında Kurulan Mutfak

Neredeyse iki çadırdan birinde keçi var. Sütünden yoğurt, peynir, tereyağı yapılıyor; oğlak5–6 aylıkken et için kesilebiliyor. Mevsim bitince keçiler satılıyor. Bir diğer ayak tavuk: gün boyu serbest dolaşıyorlar; yumurta ve et doğrudan mutfağa giriyor. Kentte “gezen tavuk” etiketiyle pahalılaşan gıdaya burada doğrudan erişim var. Antropolojinin “geçim ekonomisi” dediği şeye karşılık geliyor bu: Piyasa için değil, ihtiyaç öncelikli üretim. Yani kentte “organik” ya da “gezen tavuk” etiketiyle satılan ürünler, burada hayatın doğal akışı. Bu, antropologların “geçim ekonomisi” dediği modele örnek: ihtiyaç kadar üretim, tüketime dayalı bir yaşam tarzı.

• Keçi: Sütünden yoğurt, peynir, tereyağı üretiyorlar. Oğlaklar 5–6 aylık olduğunda et için kesiliyor.

• Tavuk: Gün boyu serbest dolaşan tavuklardan yumurta ve et sağlanıyor. Kentte “organik” diye satılan ürün, burada günlük hayatın parçası.

• Taş–tuğla ocaklar: Yemek pişirme düzenekleri yine çadırların çevresinden toplanan malzemelerle kuruluyor.

• Bahçecilik ve küçük takaslar: Çoğu zaman kendi ürettikleriyle doymalarına rağmen, fazla ürün veya hayvanı satarak nakit de elde edebiliyorlar.

Sonuçta, kentli hanelerin marketten satın aldığı temel ürünleri onlar çadır içinde üretebiliyor. Yani mutfaklarının işleyişi, dışarıya neredeyse kapalı; tamamen kendi döngüleri içinde sürdürülebilir. Dışarıdan gelen tek unsur tarla işinden kazandıkları nakit. Ama sofradaki günlük yemek, peynirden yumurtaya kadar tamamen kendi hayvancılık ve emek döngülerine bağlı.

Altyapı: Su Var, Elektrik Yok; Tuvalet Çok İlkel

Belediyenin tahsis ettiği alanda su hattı mevcut. Tuvaletler ise çukura eğim verilen, üstü açık, dört yanı branda ile çevrili, hijyen tedbiri yok. Elektrik bulunmuyor. Bu tablo, sağlık ve mahremiyet açısından risk doğuruyor; gece yaşamını, çocuk bakımını ve özellikle kadınların yükünü katlıyor. “Temiz suya erişim var ama hijyen–sanitasyon zinciritamamlanmamış” denebilir.

Emek Örgütlenmesi: Çavuş Sistemi ve Büyük Çavuşun Gölgesi

Alpu ekonomisi için mevsimlik işçiler vazgeçilmez. Fakat tarla sahibi işçiye değil çavușaulaşır. Çavuşlar, iş gücü tedarikinin düğüm noktası; üstlerinde de Büyük Çavuş var. Sahada çekim yapmak için de bu hiyerarşik izin zincirini takip ettik. Çavuş sistemi de bu ataerkil düzenin tarlaya uzanmış biçimi. Tarla sahipleriyle işçilerin arasında köprü olan çavuşlar, güçlü bir otoriteye sahip. Tarlada çalışan işçilerin fotoğrafını çekerken bile çavuşun gölgesi altında kaldık. Kadınların fotoğrafı kesin yasak, çalışma anlarını dahi görüntülemek izne bağlı ve sınırlı. Bu ağ, hem işin hızını ve disiplinini sağlıyor, hem de işçiyi pazarlık masasında görünmez kılıyor.

“Aracılık Ağı”: İşgücünün çavuşlar üzerinden pazarlanması, “enformel ekonomi” ve “aracılık rantı” tartışmalarını çağrıştırır. Pazarlık gücü, emek sahibinden çok aracıda toplanır.

İki kazanç biçimi var: götürü ve günlük yevmiye. En yaygını götürü. Örnek: Tarla sahibi, çavuşla 5 ton patates sökümü–paketleme–yükleme için kilosu 0,75 TL’den anlaşırsa 0,75 × 5.000 = 3.750 TL çavuşa ödeniyor. Çavuş kaç kişiyle çalıştırırsa çalıştırsın, bedel ona gidiyor; o da aile büyükleri üzerinden işçilere dağıtıyor. Alanda konuştuğumuz tarla sahipleri, günlüğün en fazla 850 TL bandında seyrettiğini aktarıyor. Tarla sahibiyle işçi doğrudan temas etmiyor; ilişkideki bütün yetki çavuşta. Pazarlık gücü emek sahibinde değil, aracılarda toplanıyor. Bu durum, iktisat literatüründe “enformel ekonomi” ve “aracılık rantı” tartışmalarını hatırlatıyor.

Kadınların Görünmeyen Yükü ve Mahremiyet

Kadınların fotoğrafını çekmek kesin yasak; evlilik çağına gelmiş kadınlarla 10–15 metre yaklaşım dahi kabul edilmiyor. Bizi gören kadınların çadır içine çekilmesi, mahremiyetin kolektif biçimde korunduğunu gösteriyor. Bu yasak, yalnızca dini muhafazakârlıktan değil, aynı zamanda ataerkil kontrolün gündelik hayata nasıl sirayet ettiğini gösteriyor. Kadının emeği görünmez, kimliği ise neredeyse yok sayılıyor.

Günlük rutin ise ağır: Sabah 05.00’te kalkış, kahvaltı ve bulaşık; 06.00 gibi tarlaya gidiş; akşam 17.00–18.00 dönüş; taş–tuğla ocakta yemek, sofra, bulaşık, ertesi gün için çıkın hazırlığı, çocuk ve hayvan bakımı. Erkekler tarlada çalışıyor, güvenlik ve kas gücü gerektiren işleri üstleniyor. Fakat ev içi–dışı toplam iş yükü göz önüne alındığında kadın emeği asıl taşıyıcı kolon.

Bu tablo, literatürde “görünmeyen emek” ya da “isimsiz emek” olarak anılır. Kadının kamusal görünürlüğü kısıtlı; ev içi ve tarla emeği ise hayati.

“Soy” ve Kardeşlik Anlatısı: Sayılmayan Kızlar

Görüştüğümüz bir işçi 27 kardeş olduklarını, 13’ünün erkek olduğunu; yalnızca 4’ünün aynı anne–babadan geldiğini söyledi. Bir genç, 6 kardeşiz, 2 kız diye ekledi. Gözlemim şu: “Soy” sayımı yapılırken kız çocukları çoğu zaman hariç tutuluyor. Bu, klasik “hane içi ücretsiz emek” tanımını bile aşan bir gölgeleştirme: kadının aile içindeki konumunu emek ve soy düzeyinde görünmezleştiren bir çifte mekanizma.

Din ve Anlam Dünyası: Tarihe Skolastik Bakış

“Göbeklitepe’yi görmek istiyorum” dediğimizde, “İlk puta tapanların yeri, oraya ne gerek; Hz. Eyyûb mağarası, İbrahim’in Balıklıgölü daha kıymetli” yanıtı veriliyor. Burada tarih ve mekâna yaklaşım, dini referanslarla kuruluyor. Antropolojide “dini çerçeve” (sacred frame) denilen bu durum, gündelik tercihleri de belirliyor; modern–seküler turizm merakını ahlâkî bir hiyerarşi içinde yeniden sıralıyor. Bu tarihe bakışın tamamen dini süzgeçten geçtiğini gösteriyor. Bu tutum, ortaçağ Avrupası’ndaki skolastik zihniyeti andırıyor: bilgi, kutsal metinler üzerinden okunuyor; tarih ve mekân, inançla anlam kazanıyor.

Eğitimde Pandemi Kırılması ve Bourdieu’nun “Yeniden Üretimi”

Pandemi öncesi Nisan–Kasım döngüsünde çocuklar Alpu’daki okullara kaydırılıp eğitim sürdürülebiliyormuş. Pandemiyle sistem aksamış; bugün okula erişim zor. Bu, yalnızca bir yılın kaybı değil, eşitsizliklerin kuşaktan kuşağa aktarılması anlamına geliyor. Bourdieu’nun “yeniden üretim” kavramı tam burada canlanıyor: Eğitim kesintisi, toplumsal hareketliliğin en kritik kanalını daraltıyor. Eğitimden kopuş, yalnızca bireysel bir kayıp değil; toplumsal eşitsizliğin kuşaktan kuşağa aktarılması anlamına geliyor. Sosyolog Bourdieu’nun dediği gibi, “eğitim yoluyla yeniden üretilen eşitsizlik” burada gözler önünde.

Sosyolog Pierre Bourdieu’ya göre eğitim sistemi, toplumdaki eşitsizlikleri ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman yeniden üretir. Yani yoksul ailelerin çocukları düşük nitelikli okullara gitmeye devam eder, kültürel sermayesi güçlü olmayan ailelerin çocukları akademik başarıda geri kalır; sonuçta toplumsal eşitsizlik “nesilden nesile aktarılır”.

Alpu’daki mevsimlik işçilerin çocukları tam da bu çarkın içine düşüyor:

  • Kesintili Eğitim: Çocuklar nisan ayında Alpu’ya geliyor, kasımda geri dönüyor. Okula düzenli devam edemedikleri için müfredatın gerisinde kalıyorlar. Pandemi sonrası bu sistem tamamen bozulmuş, çoğu çocuk hiç okula erişemiyor.
  • Dil Bariyeri: Çadırların içinde Arapça konuşuluyor; kadınlar ve küçük çocuklar Türkçe bilmiyor. Bu da okula başlayan çocukların uyumunu daha da zorlaştırıyor. Yani sadece mekânsal göç değil, dilsel dışlanma da eğitim sürecine eşitsizlik ekliyor.
  • Kültürel Sermaye Eksikliği: Aileler eğitimle ilgili destek sağlayamıyor; anneler Türkçe bilmediği için çocuklara ödevlerinde yardımcı olamıyor. Bu da Bourdieu’nun “kültürel sermaye” dediği alanın zayıf kaldığını gösteriyor.
  • Ekonomik Baskı: Çocukların erken yaşta tarlada çalışmaya başlaması, eğitimin önüne geçen bir başka engel. Emek, aile için kısa vadede daha gerekli görülüyor.

Dolayısıyla bu çocukların eğitim yoluyla sınıf atlamaları, daha iyi bir meslek edinmeleri, “fırsat eşitliği”nden yararlanmaları neredeyse imkânsız hale geliyor. Tam da Bourdieu’nun işaret ettiği gibi, eşitsizlik eğitim aracılığıyla yeniden üretiliyor.

Alpu’daki çadır yaşamında büyüyen bir çocuk, babasının yaptığı işten farklı bir hayat kurmakta zorlanıyor. Çünkü eğitimdeki kesinti ve eşitsizlik, onu tekrar aynı yoksulluk döngüsüne bağlıyor. Bu nedenle Alpu örneği, Bourdieu’nun teorisinin canlı bir sahadaki karşılığı.

Sağlık Erişimi: Aile Sağlığı Merkezi Hayati

Görüşmelerde sağlık hizmetine erişimde sorun yaşanmadığı ifade ediliyor; Alpu’daki sağlık ocağı temel ihtiyaçları karşılıyor. Bu, mevsimlik yerleşkeler için kritik bir kamusal güvence. Yine de hijyen–sanitasyon eksikleri (özellikle tuvaletler) orta–uzun vadede bulaşıcı risk taşıyabilir.

Alpu–İşçi İlişkisi: Ekonomiden Dostluğa

Her iki taraf da birbirine muhabbetle bakıyor. Irkçı/nefrete varan bir söylemle karşılaşmadıklarını işçiler özellikle vurguluyor. Tarla sahipleri çadırı ziyarete giderken çocuklara hediye götürüyor; işçiler de göçerken çadırlarını Alpuluların ev–bahçelerine emanet bırakıyor. Ekonomik ilişki, sosyal güvene dönüşmüş durumda. Türkiye’nin farklı bölgelerinde sık rastlanan gerilim hikâyelerinin aksine, Alpu örneği barışçıl bir toplumsal sözleşme vadediyor.

Fotoğrafın Sınırları: Mahremiyetin Toplumsal Koruması

Tarlada görüntü almayı bırakın işçilerle sohbet etmek bile Büyük Çavuş onayıyla ve çavuş zinciri üzerinden mümkün oldu. Kadınların fotoğrafı kesinlikle çekilmiyor; yemek pişirme anları bile mahrem kabul ediliyor. Bu, yalnızca “yasak” değil; onur–namus çerçevesinin kolektif korunması. Medyada temsil/etik açısından da saygı duyulması gereken bir sınır.

Soframızdaki Emeğin Sessiz Sahipleri

Alpu’daki mevsimlik işçiler, tarlada üretimin; çadır içinde ise hayatın ağırlığını taşıyor. Sülale hiyerarşisi, çavuş ağı, kadınların görünmeyen emeği, keçi ve tavuk üzerinden kurulan otarkik mutfak, dini referanslarla şekillenen bir anlam dünyası ve pandeminin açtığı eğitim yarığı…

“Otarkik Mutfak” Ne Demek?

“Otarkik” sözcüğü ekonomi literatüründe kendi kendine yeterlilik anlamına gelir. Bir topluluğun, dışarıdan alışverişe ya da pazara bağımlı olmadan, kendi ürettiğiyle ihtiyaçlarını karşılamasıdır.

Bunu mutfak üzerinden düşündüğümüzde “otarkik mutfak”, günlük beslenme ve gıda ihtiyaçlarının tamamen ya da büyük ölçüde topluluk içindeki üretimden sağlanması anlamına gelir.

Bütün bunlara rağmen, Alpu ile kurdukları ilişki ekonomiden öte: emanet bırakılan çadırlar, hediye götüren tarla sahipleri ve her şeye rağmen gülümseyen çocuklar.

Bu tablo bize şunu hatırlatıyor: Soframıza gelen her ürünün arkasında, görünmeyen bir emek evreni var. Bu evreni görmek, hem insani hem de kamusal sorumluluk.

Hızlı Veriler – Alpu Mevsimlik Yaşamı

Kategori

Veri

Nüfus

~3.000 kişi

Çadır

~400 (100 dekar alanda)

Dil

Çadır içinde Arapça; kadınlar ve çocuklar Türkçe bilmiyor

Geçim

Keçi (süt, yoğurt, peynir, et), Tavuk (yumurta, et)

Altyapı

Su hattı var; elektrik yok; tuvaletler ilkel

Ücret Sistemi

Çavuş ağı; götürü iş yaygın (örnek: 5 ton × 0,75 TL = 3.750 TL)

Yevmiye

Maksimum 850 TL

Eğitim

Pandemi sonrası aksama; okula erişim sınırlı

Sağlık

Alpu sağlık ocağı üzerinden erişim

Toplumsal İklim

Olumlu; karşılıklı güven öne çıkıyor


Foto galeri:

https://www.eskisehirhaberajansi.com/foto-galeri/alpuda-bir-mevsim