Ekran süresi değil: Günün kaç kez bölündüğünü görürsen, neden yorulup hiçbir şey bitiremediğini anlayacaksın.
“Bilgi bolluğu, dikkat kıtlığı üretir.” – Herbert A. Simon
“Bir bakıp çıkacağım.” diye telefonu açıyorsun. Sonra bir daha… bir daha… Akşam oluyor: “Çok yoruldum ama ne yaptım ki?”diyorsun. Esasında bu yazı ekran süresi tartışması değil; günün kaç kez bölündüğünü konuşuyor.
Dijital gürültü, telefonun kendisi değil; gün içinde dikkatini sürekli bölen bildirimler, bitmeyen akışlar ve “bir bakayım” dedirten küçük uyarılar.Bölünme ise bir işi yaparken zihninin tekrar tekrar başka bir şeye geçmesi: mesaj, haber, sosyal medya, e-posta…
Sorun “çok vakit harcamak” kadar, o vaktin parça parça olması.
“Bir bakıp çıkacağım.” cümlesi, şu sıralarda modern hayatın en masum yalanı olabilir; çünkü bu artık sadece gençlerin değil, işte, evde, trafikte, market kuyruğunda hepimizin dilinde.
Telefon zaman çalmıyor; zamanı küçük parçalara bölüp günün ritmini bozuyor—sonra da akşam olunca yorgunluk kalıyor. İşin gerçeği, dikkatimiz konfeti gibi dağılıyor.
Bu mesele “verimlilik takıntısı” değil. Günün bölünmesi unutkanlığı artırıyor, hata payını büyütüyor, sabrı azaltıyor.
Eve geldiğinde zihnin hâlâ dolu olduğu için dinlenemiyorsun; iş ilerlemiyor, ilişkiler de “yarım dikkat” görüyor. Yani bu sadece telefon meselesi değil; günün ritmi ve hayat kalitesi meselesi.
İşin gerçeği bu durum tesadüf değil. University of California, Irvine (UCI)’den Prof. Gloria Mark’ın araştırmalarına göre insanlar tek bir ekranda ortalama yaklaşık 47 saniye kalıp sonra başka bir şeye geçebiliyor. Yani sorun “çok bakmak” kadar, “çok bölünmek”.
Bölünmenin gizli faturası şurada: Zihin “vites değiştirirken” bedel ödüyor. American Psychological Association bu konuya “switching costs” (geçiş maliyeti) diyor; görevler arasında gidip gelmek verimliliği ciddi biçimde düşürebiliyor. Psikolog David Meyer ve bazı araştırmacıların aktarımlarında bu kaybın %40’a kadar çıkabildiği vurgulanıyor.
Bu şu demek:Gün içinde onlarca kez küçük bölünmeler yaşıyorsan, akşam “işim vardı ama ilerlemedi” hissi çok normal. Çünkü her bölünme sadece zamanı değil; geri toparlanmak için gereken enerjiyi de yiyor.
Arka planda sinsi olan bir kavram daha var: “dikkat artığı”. Bir işi bitirmeden bıraktığında, zihninin bir kısmı orada kalıyor. Yeni işe geçsen de performansın düşüyor; çünkü beynin hâlâ “açık sekme” taşıyor.
Peki “2 dakika” nasıl 20 dakika oluyor? Dijital gürültü üç hileyle çalışıyor:
1. Kesinti hissi: Bildirim “önemli bir şey oluyor” duygusu verir.
2. Sonsuzluk hissi: Akış bitmez; “tamamlandı” duygusu oluşmaz.
3. Arada ödül: Bazen gerçekten ilginç bir şey çıkar; bu belirsiz ödül alışkanlık haline getirir.
“Sorun zamanın kısa olması değil, çoğunu boşa harcamamız.” – Seneca
60 saniyelik test (kendimize dürüst olalım):
· Bugün en çok süre alan uygulaman hangisi?
· O uygulama seni dinlendirdi mi, yoksa sadece oyaladı mı?
· Bildirimlerin kaçı “insan”, kaçı “uygulama” kaynaklıydı?
İyi haber: “Yapacak bir şey yok” değil. Özellikle bildirim kaynaklı kesintileri azaltmanın performansı artırıp gerilimi düşürebildiğini gösteren saha çalışmaları var.
3 hamle (bugün başlayalım, 7 gün sonunda değerlendirme yapalım):
1. Bildirim diyeti: “İnsanlar hariç her şey sessiz.” Haber, indirim, sosyal… çoğu acil değildir; sadece size acil gibi hissettirir.
2. Giriş bariyeri: En çok yutan uygulamayı ana ekrandan kaldır, klasöre göm, mümkünse çıkış yap. Amaç yasak değil; arka plana almak.
3. “Bitir ya da park et” kuralı: Yarım bıraktığın işi ya bitir ya da tek satır notla “park et”. Açık sekmeleri kapatırsan dikkat artığı azalır.
Bu bir “teknoloji düşmanlığı” değil; dikkat yönetimi. Çünkü dikkat, geri gelmeyen bir para birimi. O yüzden yukarıdaki 3 hamleyi “disiplin gösterisi” gibi değil; günün bölünmesini azaltıp o para birimini daha doğru yere harcama girişimi olarak değerlendirmek gerekiyor.
Meraklısına bir öneri: Bu davranışların arka planını anlamak için Johann Hari’nin Stolen Focus kitabı iyi gidebilir. Belgesel olarak da The Social Dilemma izlenebilir.
Son soru: Bugün telefonu kaç kere eline aldın… ve kaçında gerçekten sen karar verdin?
Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle…