İktidarlar değişir, koltuklar değişir, makamlar değişir… Ama devletin hafızası kolay kolay silinmez. Bugün belediye başkanı, bürokrat, vekil ya da il başkanı olmak kimseye sonsuz bir konfor alanı sağlamaz.

Tepebaşı Belediyesi’ne yapılan operasyon…

Savcılık 60 gözaltı olduğunu açıkladı. Biz şu ana kadar yaklaşık 25 ismi net olarak tespit edebildik. Süreçte tutuklu yargılanan isimler de var, serbest bırakılanlar da…

Kafalar karışık. Beklenen, beklenmeyen çok detay konuşuluyor.
Ortada ciddi iddialar var. Ancak şunu da unutmamak gerekiyor; kamuoyu şu an yalnızca iddiaları duyuyor. Savunmaların tamamını bilmiyoruz.

Dolayısıyla önümüzde dikkatli, titiz ve duygusal reflekslerle değil aklıselimle değerlendirilmesi gereken bir süreç bulunuyor.

Fakat ne yazık ki Türkiye’de benzeri olaylara baktığımızda bu hassasiyetin çoğu zaman korunamadığını görüyoruz.

Önce en temel yerden başlayalım…

Şayet herhangi bir kamu kurumunda görev yapan biri, bulunduğu makamı kişisel menfaatine kullandıysa, kamu gücünden maddi çıkar sağladıysa, oturduğu koltuğun imkanlarıyla kendine eşyanın tabiatına aykırı bir düzen kurduysa; partisi, makamı, yaşı ne olursa olsun en ağır cezayı almalıdır.

Bunda kimsenin tereddüdü olmamalı.

Ancak toplum olarak başka bir problemi aşamıyoruz.

Bir olay yaşandığında hepimiz bir anda polis oluyoruz, savcı oluyoruz, hakim oluyoruz. İnsanlara olan yakınlığımıza veya uzaklığımıza göre tavır alıyor, kanaat oluşturuyoruz.

Oysa hukuk kişisel yakınlığa göre çalışmaz.


Operasyonun siyasi mi yoksa hukuki mi olduğu çok tartışılıyor.

İddialara, ortaya konduğu söylenen belge ve delillere bakıldığında sürecin hukuki bir zeminde ilerlediği söylenebilir. Ancak özellikle bazı iktidara yakın medya organlarında kullanılan dil başka bir tartışmayı beraberinde getiriyor.

Çünkü dosyadaki hukuki iddialardan çok, suç unsuru oluşturmayan özel hayat detaylarının öne çıkarılması; meseleye hukuki değil siyasi bir algı operasyonu görüntüsü veriyor.

Nitekim belediye bürokratlarının isimlerinin önüne özellikle “CHP’li belediye” vurgusu koyuluyor ve sosyal medyada konu kişilerden çok doğrudan CHP üzerinden tartışılıyor.

Bu nedenle toplumun bir bölümünün sürece yalnızca “hukuki” demekte zorlanması da şaşırtıcı değil.


Aslında uzun süredir kamuoyunda “Tepebaşı Belediyesi’ne operasyon olur mu?” sorusu konuşuluyordu.

İmamoğlu süreciyle başlayan ve pek çok CHP’li belediye başkanı ile bürokratın tutuklu yargılandığı atmosfer, bu ihtimali herkesin aklına sokmuştu.

Özellikle geçtiğimiz yıl gündeme gelen Sayıştay raporları ve müfettiş tespitleri sonrası “Hayır, böyle bir süreç asla yaşanmaz” diyebilen pek kimse yoktu.

Ancak son operasyonun doğrudan Sayıştay raporlarından değil; kişisel ihbarlar ve iddialar üzerinden şekillenmiş olması önemli bir detay.

Bu ayrımın doğru okunması gerekiyor.


Elbette operasyonun CHP’den tamamen bağımsız değerlendirilmesi mümkün değil.

Çünkü yaşanan süreç ister istemez şehirdeki siyasi dengeleri, seçmen psikolojisini ve parti algısını etkiliyor.

Ancak burada özellikle iktidar kanadının tavrı belirleyici olacak.

Eğer bu süreç bir siyasi şov ya da rövanş duygusuyla değil; gerçekten hukuk hassasiyetiyle yürütülürse toplum vicdanında karşılık bulabilir.

Fakat açık konuşmak gerekirse bugün ne CHP’nin ne de AK Parti’nin ortaya koyduğu refleksi tamamen sağlıklı bulmuyorum.

“Hukuk karşısında boynumuz kıldan ince” diyorsak, arkasına şartlı cümleler eklemek samimi olmaz.

Çünkü görüyoruz ki bazı AK Partili isimler ve hatta perde arkasında partiye yön verdiği konuşulan bazı çevreler meseleyi hukuki bir süreçten çok kişisel hesaplaşma alanı gibi görüyor.

Kendi mahallesinde yaşandığında sessiz kalanların bugün karşı mahalleye karşı büyük bir öfkeyle konuşması toplumda güven üretmiyor.

Öte yandan CHP cephesinin verdiği refleks de büsbütün masum değil.

Aynı tablo tersine yaşansa bugün kurulacak cümlelerin çok farklı olacağını herkes biliyor.

Sonuç olarak insanlar kendini hakim, savcı ve polis yerine koyarak henüz yargılama tamamlanmadan kişileri ya tamamen suçlu ya da tamamen masum ilan ediyor.

En büyük hata da burada yapılıyor.


Açık konuşalım…

Bu ülke adalet duygusunun ağır yara aldığı çok olay gördü.

Asılsız iddialar nedeniyle hayatı kararan insanlara da şahit olduk, hakkında onlarca suç duyurusu olmasına rağmen yıllarca mahkemeye çıkarılmayan isimlere de…

Bir dönem herkesi suçlayıp sonra darbe gecesi yurtdışına kaçan karar vericileri de gördük, güçlü ailelerin çocuklarının hukuk önünde nasıl korunduğunu da…

Bütün bunlar toplumun adalete olan güvenini sarstı.

Ama buna rağmen insanlar tamamen hukuktan vazgeçmedi.

Halen daha vicdanın, hukukun ve adaletin gerekli olduğuna inanıyoruz.

Sorun kişilerin hatalarıyla sistemi tamamen birbirine karıştırmamız.

Bu yüzden sosyal medya mahkemeleriyle insanları peşinen suçlu ilan etmek de, sırf tanıyoruz diye ağır iddiaları yok saymak da aynı ölçüde yanlış.

“Ben Ahmet abiye zaten gıcıktım, fırsat bu fırsat yükleneyim” anlayışıyla da adalet kurulmaz…

“Ben o kişiyi tanıyorum, bana yanlış yapmaz” diyerek her iddiayı görmezden gelmekle de…


Yıllardır söylediğim bir söz var:

Devlet hep 18 yaşındadır.

İktidarlar değişir, koltuklar değişir, makamlar değişir…
Ama devletin hafızası kolay kolay silinmez.

Bugün belediye başkanı, bürokrat, vekil ya da il başkanı olmak kimseye sonsuz bir konfor alanı sağlamaz.

Bir yanlış, usulsüzlük veya ihanet varsa devlet er ya da geç onu bulur.

Hele bugün teknolojinin geldiği noktada…

Yıllar önce kesilmiş bir yemek faturası da kayıt altında, hesaba giren sıra dışı para akışı da…

WhatsApp yazışmalarından dernek ve vakıf bağışlarına, MASAK raporlarından kamera kayıtlarına kadar her şey artık çok daha kolay incelenebiliyor.

Dolayısıyla bugün ortaya atılan iddiaların gerçek olup olmadığı da eninde sonunda ortaya çıkacaktır.

Ve gereği neyse yapılacaktır.

Benim, senin ya da sosyal medyada bağıranların söyledikleri değil; sonunda gerçekler konuşacaktır.


Bir de meselenin vicdani tarafı var…

Çünkü bu süreç yalnızca birkaç üst düzey bürokratı değil, onlarca belediye çalışanını etkiledi.

İfadeye çağrılan, sonra serbest bırakılan, herhangi bir imza veya karar yetkisi bulunmayan insanlar da aynı fotoğrafın içine konuldu.

Şoförler, güvenlik görevlileri, aşçılar…

Eskişehir gibi küçük bir şehirde insanların hüküm verilmeden yüzlerinin açık şekilde servis edilmesi, kelepçeli görüntülerinin yayılması doğru değil.

Herkesin bir ailesi, sosyal çevresi, çocukları var.

Elbette kamuoyu haber alacak.
Ama etik sınırlar korunmalı.

Çünkü bazen en büyük zarar, hakkında hiçbir hüküm olmayan insanların hayatına veriliyor.


Bir dipnot da ekleyeyim…

Bugün en sert açıklamaları yapan bazı isimlerin, düne kadar aynı masalarda oturduğu insanlara şimdi yıllardır mücadele etmiş gibi konuşmasını samimi bulmuyorum.

Kimilerinin bugün suçlu ilan ettiği kişilerle geçmişte ne kadar yakın ilişkiler kurduğunu da bu şehir biliyor.

Bu yüzden toplumda oluşan bazı sert reflekslerin içinde samimiyetten çok korku ve pozisyon alma telaşı bulunduğunu düşünüyorum.

Temennim şudur:

Adli makamlar süreci en ince detayına kadar araştırır.
Kim suçluysa ortaya çıkarır.
Kim suçsuzsa da hayatı siyasi hesaplaşmalar uğruna karartılmaz.

Çünkü adalete sadece masumlar değil suç işleyenlerin bile ihtiyacı olacak!