Siyasi partileri artık yalnızca isimleriyle değil, hangi sınıfın çıkarlarını temsil ettikleri üzerinden değerlendirmek gerekiyor.

Siyasi partileri artık yalnızca isimleriyle değil, hangi sınıfın çıkarlarını temsil ettikleri üzerinden değerlendirmek gerekiyor. Çünkü günümüzde birçok parti, kullandığı ideolojik etiketlerden bağımsız olarak, savunduğu ekonomik düzenle gerçek karakterini ortaya koyuyor. “Sosyal demokrat”, “muhafazakâr” ya da “özgürlükçü” gibi tanımlar çoğu zaman bu sınıfsal gerçekliği gizleyen siyasal ambalajlara dönüşmüş durumda.

Bu nedenle siyasal tartışmaların giderek daha az somut sonuç üretmesi şaşırtıcı değil. İşçi sınıfı, emekçiler, emekliler ve yoksullar açısından temel sorunlar derinleşirken, siyasi gündem çoğu zaman bu sorunlardan uzak bir çerçevede ilerliyor. Tartışmaların önemli bir kısmı sistemin sınırlarını aşmadan, yalnızca iktidarın kimde olacağı sorusuna sıkışıyor. Oysa asıl belirleyici olan, hangi ekonomik düzenin devam edeceği sorusu.

Türkiye’de son dönemde CHP etrafında yoğunlaşan kurultay, meşruiyet ve liderlik tartışmaları da bu tabloyu görünür kılıyor. Siyasi enerji büyük ölçüde parti içi dengelere, liderlik yarışlarına ve örgütsel çatışmalara yönelirken, emekçilerin gündelik yaşamına dair sorunlar geri planda kalıyor. Bu durum siyasetin, toplumsal ihtiyaçlardan çok iç güç mücadeleleri etrafında şekillendiği eleştirisini güçlendiriyor.

Ancak emekçi kesimler açısından temel meseleler oldukça nettir: hayat pahalılığı, düşük ücretler, güvencesizlik ve sosyal korumanın zayıflığı. Bu koşullar devam ederken yapılan siyasi tartışmaların önemli bir kısmı geniş toplum kesimlerinde karşılık bulmakta zorlanmaktadır. Bu bağlamda zaman zaman dile getirilen büyük siyasal hamle çağrıları da, somut yaşam koşullarıyla örtüşmediği ölçüde zayıf kalabilmektedir.

Bu noktayı anlamak için sosyal demokrasinin tarihsel gelişimine bakmak faydalıdır. Sosyal demokrasi, kapitalizmin erken dönemlerindeki ağır sömürü koşullarına karşı yükselen işçi hareketlerinin sistem içinde tutulması amacıyla gelişmiş bir ara form olarak ortaya çıktı. Sendikal haklar, sosyal güvenlik sistemleri ve refah devleti uygulamaları bu mücadelelerin sonucunda oluştu. Ancak aynı süreç, kapitalizmin daha istikrarlı ve sürdürülebilir bir şekilde yeniden üretimini de mümkün kıldı.

Günümüzde ise finans kapitalin küresel ölçekte belirleyici hale gelmesiyle birlikte, ülkeler arasındaki ekonomik politika farkları giderek daralmış durumda. Sermaye hareketlerinin küresel niteliği, hükümetleri benzer ekonomik çerçeveler içinde hareket etmeye zorluyor. Bu nedenle birçok sosyal demokrat parti de özelleştirme politikalarını sürdürmekte, piyasa mekanizmalarını esas almakta ve emek örgütlülüğüne karşı güçlü bir alternatif üretememektedir. Farklar çoğu zaman yöntem düzeyinde kalmakta, temel yönelimler ise benzeşmektedir.

Bu benzeşme, siyasi tartışmaların da başka alanlara kaymasına yol açmaktadır. Liderlik mücadeleleri, parti içi krizler, kültürel kutuplaşmalar ve sembolik tartışmalar daha görünür hale gelirken, ekonomik düzenin kendisi çoğu zaman tartışma dışında kalmaktadır. Böylece siyaset, üretim ilişkilerinden ve gelir dağılımından uzaklaşarak daha yüzeysel bir alana sıkışmaktadır.

Bu nedenle mesele yalnızca partilerin isimleri ya da ideolojik kimlikleri değildir. Asıl önemli olan, hangi ekonomik ilişkilerin sürdürüldüğü ve hangi sınıfın çıkarlarının korunduğudur.

Çünkü işçi için hayat pahalılığı değişmiyorsa, emekçi güvencesizliğe mahkûm ediliyorsa ve emekli yoksulluk sınırında yaşamaya devam ediyorsa, farklı siyasi etiketler arasındaki ayrımlar büyük ölçüde anlamını yitirir.

Sonuçta temel ayrım hâlâ değişmemiştir: sermayeden yana olanlarla emekten yana olanlar arasındaki ayrım.