Bir makamın, bir siyasi aktörün veya bir erk sahibinin adı kullanılarak üyeden oy istenmesi, ikna faaliyetinin sınırlarını aşarak baskı algısı yaratır.

Yeni Parti’de yeni bir süreç başlatıldığı söylendi.

İlçe başkanlarını üyeler seçecek, il başkanını yine üyeler belirleyecek denildi. Delege seçimlerinin ise yalnızca yasal bir prosedür ve formalite niteliğinde olacağı özellikle vurgulandı.

Biz de bunu duyunca, “Ne güzel… Üyeye güvenen, tabana önem veren, örgüt iradesini merkeze alan bir anlayış geliyor” dedik. Alkışladık. Çünkü siyasette yıllardır konuşulan ama hayata geçirilmesi pek de kolay olmayan bir anlayıştan söz ediliyordu.

İnancımız hâlâ devam ediyor.

Fakat daha ilk günden kulağımıza gelen bazı gelişmeler, ister istemez insanın aklına şu meşhur sözü getiriyor:

“Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?”

Sağdan soldan gelen telefonlar, aktarılan bilgiler ve sahadaki hareketlilik doğruysa mesele oldukça basit ama bir o kadar da önemli.

İddiaya göre bazı delegeler, üye sayısının fazla olduğu yerlerde ellerine listeleri alarak kendi aralarında iş bölümü yapıyor. Her bir delegeye belirli sayıda üye düşürülüyor. Örneğin 20 üyenin aranması ve Rahmi Çınar için destek istenmesi konusunda çalışma yürütülüyor.

Burada bir parantez açalım.

Delegelerin, kendilerini belirleyen yönetimle birlikte hareket etmesi veya destekledikleri aday için üyelerle görüşmesi tek başına şaşırtıcı değildir. Siyasetin doğasında bu vardır. Bir delege bir adayı destekleyebilir, onun için çalışabilir, üyeleri ikna etmeye uğraşabilir.

Bunda garip olan bir şey yok.

Fakat işin rengi, telefon görüşmelerinde “Falanca başkanın talimatı”, “Filanca başkanın isteği” gibi ifadelerin kullanılmasına geliyorsa, burada durup düşünmek gerekir.

Zira bir makamın, bir siyasi aktörün veya bir erk sahibinin adı kullanılarak üyeden oy istenmesi, ikna faaliyetinin sınırlarını aşarak baskı algısı yaratır.

Hele ki daha birkaç gün önce “Üyenin iradesine saygı duyacağız”, “Delege ağalığı dönemi bitecek”, “Örgüt seçimlerinde belediyeler ve güçlü isimler belirleyici olmayacak” deniliyorsa, ortaya ciddi bir çelişki çıkar.

Yeni Parti’nin kuruluş iddiası burada anlam kazanıyor.

Eğer gerçekten yeni bir siyasi kültür inşa edilecekse, eski yöntemlerin yeni tabelalarla yeniden sahneye çıkmaması gerekiyor.

Üyenin önüne sandık koyup, sandığa giden yolu başkalarının talimatlarıyla şekillendirmek arasında ciddi bir fark vardır.

Üye özgürce karar verecekse özgürce karar vermelidir.

Elbette parti yöneticileri destekledikleri adayı açıklayabilir. Elbette bir başkan “Ben şu isimle çalışmak istiyorum” diyebilir. Bunun önünde demokratik açıdan bir engel yok.

Ancak destek açıklamak başka, örgütün bütün ağırlığını kullanarak o ismi seçtirmeye çalışmak başka bir şeydir.

Birinde tercih ortaya konulur.

Diğerinde tercih dayatmaya dönüşebilir.

Yeni Parti’nin daha ilk örgütlenme sürecinde böyle bir eksiye düşmemesi lazım.

Çünkü bugün “sadece birkaç telefon” diye görünen şey, yarın anahtar listelere dönüşebilir. Anahtar listeler de zaman içerisinde “anahtarcıklara” kadar küçülebilir. Sonra üyelikler şeklen tabana yayılmış, fiilen ise dar bir grubun kontrolünde bir örgüt yapısına dönüşebilir.

Bunun siyasi bedeli de ağır olur.

Tabandan büyük beklentilerle partiye katılan insanlar, kendi iradelerinin gerçekten önemsenmediğini düşünmeye başladığında hayal kırıklığı yaşar. Hayal kırıklığı büyüdüğünde ise bugün heyecanla yapılan üyelikler, yarın aynı hızla gelen istifalara dönüşebilir.

Yeni bir parti kurmak yalnızca yeni bir tabela asmakla olmuyor.

Dün de söyledim; bugün de aynı noktadayım:

Başkanlar destekledikleri adayı söyleyebilir. Yönetimler çalışmak istedikleri ismi açıklayabilir. Delegeler kendi tercihleri doğrultusunda çalışma yapabilir.

Ama hiçbir makamın gücü, hiçbir başkanın adı ve hiçbir örgütsel pozisyon üyenin iradesinin üzerine konulmamalı.

Yeni Parti gerçekten yeni bir süreç başlatmak istiyorsa, kendi söylediği sözlerle kendi sahadaki uygulaması arasındaki mesafeyi çok iyi korumak zorunda.

Aksi halde değişen yalnızca isim olur.

Yeni Parti eskiye döner.