Ayşe Ünlüce, siyaset yapma biçimi ve karakter bakımından Eskişehir’in ruhuna oldukça yakın; fakat aynı şeyi şehrin yerleşik siyasal mekanizması için söylemek pek mümkün değil…

Ayşe Ünlüce, siyaset yapma biçimi ve karakter bakımından Eskişehir’in ruhuna oldukça yakın; fakat aynı şeyi şehrin yerleşik siyasal mekanizması için söylemek pek mümkün değil.

Yani bu şehirde siyasi bir aktör olmak Ayşe Ünlüce gibiler için zor.

Çünkü Türkiye’de yerel siyaset uzun zamandır biraz “mahalle tahkimatı” mantığıyla işliyor.

Partiler, bir aklın üretildiği alanlardan çok, elde tutulması gereken kaleler olarak, koltuklar ise taht olarak görünüyor. Ünlüce ise kendi partisini bir fetih coğrafyası gibi görmezken, karşı mahalleyle kurduğu ilişkiyi de küçük iktidar savaşlarının, kişisel rövanşların ya da sürekli alarm halindeki politik reflekslerin diliyle değil, daha çok şehrin müşterek menfaati üzerinden tarif etmeye çalışıyor.

Fakat Türkiye siyasetinde özellikle yerelde böyle siyaset yapma tarzı, doğru bulunsa bile çoğu zaman doğal işleyişle örtüşmüyor. Çünkü mevcut siyasal ekosistem, gerilimle beslenen bir organizma gibi çalışıyor. Saflaşmayla diri kalıyor, sertlikle meşruiyet üretiyor. Hatta çoğu zaman yapısal sorunlar bile bu yüksek sesli politik sertliğin içinde görünmez hale geliyor. Kişisel hesaplar, hamasi bir fikrin, bir davanın argümanı olarak öne konabiliyor.

Birkaç örnek verelim.

Bugün ülkede gıda enflasyonu, yıllardır savaşın yıktığı Ukrayna’nın bile katbekat üzerine çıkmış durumda. Böyle bir ekonomik tabloya dönüp bakmayan iktidar temsilcileri, belediyelerin borçlarını büyük bir siyasi özgüvenle tartışabiliyor. Ünlüce ise bu sert dile aynı sertlikte karşılık vermek yerine, sabırla anlatmayı tercih ediyor. Bir tür yüksek perdeden bağırma siyasetine karşı adap ölçüleri çerçevesinde direniyor adeta.

Benzer bir tablo liyakat tartışmalarında da ortaya çıkıyor. Türkiye’de liyakat meselesi artık istisnai bir bozulma değil, sistemin neredeyse gündelik çalışma biçimine dönüşmüş durumda.

Güreşçiden ekonomist, mühendisten spor yöneticisi çıkaran bu siyasal pratik içinde, Ünlüce’ye yöneltilen liyakatsizlik eleştirilerine verdiği yanıtların tonu dikkat çekici biçimde sakin kalıyor. Ünlüce’nin kullandığı dil, alışık olduğumuz hamaset siyasetinin değil; sakin bir açıklamanın, bürokratik sabrın ve ölçülülüğün dili…

Daha da çarpıcısı şu: Onlarca deprem, sayısız maden faciası, tren kazaları, ihmaller zinciriyle büyüyen yangın ölümleri karşısında tek bir siyasi sorumluluğun bile üstlenilmediği bir ülkede, ESKİ tartışması üzerinden Ünlüce’ye ahkam kesenlerin önemli bir kısmı, onun verdiği görevden alma refleksinin, aldığı sorumluluğun yanına bile yaklaşamayacak bir siyasal kültürün temsilcileri. Fakat buna rağmen konuşuyorlar; üstelik çoğu zaman söyledikleri sözlerin altında kalma pahasına.

Hal böyleyken Ayşe Ünlüce, ister istemez zamanın siyasi iklimine tam eklemlenemeyen bir yerde duruyor. Çünkü memleket siyasetinin revaşta olan hali memlekete bir şey kazandırmayacağını iyiden iyiye hissettiriyor. Fikri değil refleksi, muhakemeyi değil sloganı besleyen bir yapı. Devamlı bir tetikte olma hali; bitmeyen bir cepheleşme, hamasetle şişirilmiş bir dil. Siyasetin bugünkü çarşısında en kıymetli ürün bu. Ünlüce ise o pazarın esnafı olmaktan yana hiç değil.

Bu nedenle Eskişehir, uzun zamandır ilk kez memleketteki mevcut siyasi rutinin boğucu atmosferinden bir nebze olsun nefes alma ihtimalini Ünlüce’de görüyor. Kentte bu kadar karşılık bulmasının sebeplerinden biri de bu zaten.

Çünkü insan, hayat pahalılığıyla, geçim derdiyle, yarın kaygısıyla boğuşurken; yalnızca söylenmiş olmak için kurulan cümlelere kulak verecek takati kendinde bulamıyor. Dikkat ediniz; memlekette de şehirde de konuşan çok, fakat dinleyen neredeyse yok. Herkes kendi sesinin mahkumu adeta…

Bu yüzden Ünlüce yalnızca bir karakter farkı taşımıyor; siyasetin giderek bayağılaşan, pespayeleşen üslubuna karşı bir tavır da ortaya koyuyor.

Parti içi ya da rakip partilerden rakipleri, şimdiye kadar bu tavrı kıramadı.

Bundan sonrası için de kırmaları zor görünüyor.