Bir sayfayı Yılmaz Hoca’ya şükranla doldururken, bir cümlelik bir özrü esirgemek; vicdanı bir hesap defterine indirgemektir…
Strateji diyorlar. Siyasi akıl… Belki de düpedüz akılsızlık.
Medeniyete sırt çevirmeyi, meclisi terk etmeyi bir maharet gibi sunanların vicdanı elbette rahat olabilir. Siyaset, çoğu zaman kendi kendini meşrulaştıran bir iç dil üretir; o dilin içinde rahatsızlık barınmaz. Bu, bir ölçüde anlaşılabilir. Çünkü o stratejide işe gelen ya da işe geldiği sanılan şey, aynı zamanda “vicdani” olarak da sunulur.
“Aman rahatımız kaçmasın” diyerek suskunluğu tercih eden, beklemeyi bir tutum gibi benimseyen CHP’li aktörlerin de vicdanı rahat olabilir. Sessizlik, burada yalnızca bir duruş değil, aynı zamanda vicdanı fazlasıyla rahatlatan bir konfor alanıdır.
Bürokratik bir hatayı parlatıp “water gate” skandalı olarak sunanların da içi de rahat olabilir…
Siyasetin eski, yıpranmış kurnazlıklarını “büyük siyaset” diye yutturanlar…
Kendi küçük hesaplarına bulaşmayanları “acemi” diye yaftalayanlar…
Hepsi ama hepsi kendilerini huzur içinde hissedebilirler.
Keza, gücü tahkim etmek yerine onu aşındıran, katkı sunmak yerine engelleri çoğaltan bazı bürokratların reflekslerinin de kendi içinde bir vicdan düzeni vardır; bu düzen, hesap vermekten ziyade kendini korumaya yöneliktir. Bu noktada vicdanlar adeta şelale…
Ama bütün bu rahatlıklar arasında, seninki öyle kolay kurulabilecek bir rahatlık değil.
Bir sayfayı Yılmaz Hoca’ya şükranla doldururken, bir cümlelik bir özrü esirgemek; vicdanı,bir alacak verecek hesabına çevirmek…
Oysa vicdan, yüzleşmenin adıdır.
Eksik bıraktığını görmek, yanlışını söyleyebilmek…
Aslında ne kadarsan, o kadar vicdanın olur.
Ve vicdanın rahat edebilmesi için, önce onu üretecek bir iç kapasitenin varlığı gerekir.
O kapasite yoksa rahatlık dediğimiz şey bir yokluk halidir.
Vicdanının sesine sağır kesilen kişi, kendini vicdanı rahat olarak lanse eder topluma.
O vicdansızlık hali her yerde ve her zaman rahattır aslında…