“Şehir deneme tahtası değil” çıkışıyla başlayan tartışma, yerel bir atama krizinin ötesine taşınıyor. Liyakat, kurumsal istikrar ve hesap verebilirlik ilkelerinin tutarlılığı sorgulanıyor.
AK Partili siyasi aktörlerin son zamanda takındığı tavır ve kullandığı laflar o ironik cümleyi bir kez daha önümüze sürüyor; “Dediğimi yap, yaptığımı yapma…”
AK Parti Eskişehir Milletvekili Nebi Hatipoğlu, ESKİ Genel Müdürü Oğuzhan Özen’in istifası sonrasında “şehir deneme tahtası değil” dedi. Kendi penceresinden makul bir tespit, ancak bir soru kaçınılmaz olarak akıllara geliyor: Şehirler deneme tahtası değil de, memleket deneme tahtası mı?
Örneğin; Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası... Başkan değişimlerinin sıklığı, yalnızca bir kadro meselesi değil; kurumsal süreklilik ve öngörülebilirlik sorunu olarak da tartışıldı. Para politikası gibi yüksek teknik uzmanlık gerektiren bir alanda, bu denli sık değişiklikler yapılması, deneme-yanılma yapılıyor dedirtmedi mi?
Liyakat tartışmaları da burada devreye giriyor. Berat Albayrak’ın bakanlık dönemi, yalnızca ekonomi politikalarıyla değil, aynı zamanda akrabalık ilişkileri üzerinden yürüyen bir tartışmayla hatırlandı. Benzer biçimde Hamza Yerlikaya’nın Türkiye Varlık Fonu yönetimindeki görevi, “uzmanlık alanı–görev uyumu” başlığı altında sık sık eleştirildi. Bu örnekler, tek başına kesin hükümler kurmak için yeterli olmayabilir; ancak kamuoyunda oluşan algıyı hatırlatmak için önemli.
Yerel düzeyde de benzer tartışmaların yaşandığı görüldü nitekim. Eskişehir’de Hasan Kalın’ınGençlik ve Spor İl Müdürlüğü’ne getirilmesi, bazı kesimlerce teknik yeterlilikten çok siyasi aidiyet üzerinden değerlendirildi. Burada asıl mesele tek tek atamalar değil; benzer durumlarda farklı siyasi aktörlere yöneltilen eleştirilerin tutarlılığıdır. Liyakat ilkesi, ancak herkese eşit uygulandığında anlamlıdır.
Öte yandan, Oğuzhan Özen örneğinde farklı bir tablo ortaya çıktı. Kamuoyundan gelen yoğun eleştiriler sonrasında görevden alınması, siyasal mekanizmanın toplumsal tepkiye tamamen kapalı olmadığını gösteriyor. Bu, not edilmesi gereken bir durum… Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce’nin kararı ve Oğuzhan Özen’in sorumluluktan kaçmaması bu nedenle önemlidir. Örnek teşkil etmelidir.
Ancak aynı duyarlılığın her konuda gösterilip gösterilmediği tartışma konusu. Alpu yolunun tamamlanmaması gibi uzun süredir eleştirilen projelerde herhangi bir idari sorumluluğun üstlenildiğine dair güçlü örnekler kamuoyuna yansımadı. Benzer şekilde Seyitgazi-Kırkayolunda yaşanan ve ciddi can kayıplarına yol açan kazaların ardından da açık bir siyasi ya da bürokratik sorumluluk üstlenen gördünüz mü?
Ya da geçtiğimiz yıl Seyitgazi’de meydana gelen ve 10 kişinin hayatını kaybettiği orman yangınına ilişkin ihmal iddialarının da kapsamlı biçimde incelenmediği yönündeki değerlendirmeler gündeme geldi. Bu konuda ihmali olduğu iddia edilen isimlerden hesap soruldu mu?
“İki gün su kesildi” diye ortalığı yıkanların, yıllarca söz verilip de yerine getirilemeyen çevre yolu için de bir itiraz getirmesi gerekmez mi?
Temel mesele, tekil olaylardan ziyade bir yönetim pratiğiyle ilgilidir.
Demokratik sistemlerde yalnızca yetki değil, o yetkinin doğurduğu sonuçların hesabını verme yükümlülüğü de esastır. Sorumluluğu kendinde değil sadece karşındakinde ararsan topluma hizmet etmekten çok toplumu yönetmeye talipsindir. Hepsi o kadar. Nasıl yönettiğin ve hangi etik değerlere yaslandığın önemli bir konu değildir ki; Memleket için bundan daha kötü bir yöntem düşünemiyorum.
Sonuç olarak tartışma, kişiler ve taraflardan çok ilkeler üzerine kurulmalı.
Liyakat, kurumsal istikrar ve hesap verebilirlik, bunlar yalnızca karşı tarafın eleştiri başlıkları değil, iyi işleyen bir kamu yönetiminin asgari koşullarıdır. Bu nedenle AK Partili isimlerrakibe aslan kesilirken kendilerine de en azından pençe göstermeyi göze almalıdır.
Yoksa Eskişehir kaybeder…