Saatlerce Bakan takibi yaptım ancak elim boş döndüm. Kameramda birkaç fotoğraf, fakat Eskişehir adına ziyarette ne konuşulduğuna dair somut bir bilgi yok…

Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın Eskişehir ziyaretini değerlendirelim…

İbrahim Yumaklı, Eskişehir ziyareti kapsamında önce Sakaryabaşı’nda incelemeler yapıyor, sonrasında Eskişehir Valiliği’ne gelerek Vali Erdinç Yılmaz’ı ziyaret ediyor. Ziyaret öncesi erken gidiyorum; bakanın programını kaçırmamak için…

Bakanımız geliyor, valiliğe giriyor ve Valilik Şeref Defteri’ni imzalıyor. Burada muhabir arkadaşlarımla birlikte birkaç fotoğraf alıyoruz. Ardından valinin makamına geçiliyor; basın mensupları içeri alınmıyor…

Burada muhabirliğimiz birkaç fotoğraf ile sınırlı kalıyor. Ardından bakanın programına göre sıradaki durak AK Parti Eskişehir İl Binası… Kendi kendime düşünüyorum: “Onlar buradan çıkana kadar ben binaya geçeyim.”

AK Parti binasına geçiyorum. Saat 17.00’den biraz önce oradayım ve bakanımızı toplantı odasında bekliyorum…

Yanıma AK Parti İl Teşkilat Başkanı Erkan Koca geliyor. “Daha önce Ulaştırma ve Altyapı Bakanı’nın Eskişehir ziyaretinde soru kabul edilmemişti. Bu kez soru kabul edilecek mi? Bir muhabir olarak sorularımı sormak istiyorum” diyorum. “Sen içeri geçtiğinde sormak istersen sorabilirsin” cevabını alıyorum. Oradan bir cesaret alıyorum…

Aradan yine epey bir süre geçiyor ve bakan nihayet geliyor. Hemen yukarı çıkıyoruz. Dar bir alan, onlarca kişi…

Bakan herkese selam verdikten sonra AK Parti Eskişehir İl Başkanı Gürhan Albayrak’ın odasına geçiyor. Herkes bir anda odaya doluyor. Güvenlik kapıyı kapatıyor ve birkaç muhabir arkadaşımla birlikte dışarıda kalıyoruz. İçerinin çok kalabalık olduğu gerekçesiyle önce alınmıyoruz; “basın mensubuyuz” dememizin ardından ancak içeri girebiliyoruz. Oraya geçerken bile bir mücadele veriyoruz…

Odada Bakan, AK Parti İl Başkanlığı’nın defterine bir şeyler yazıyor; biz muhabirler de görüntü alıyoruz. Defter kapatıldıktan sonra güvenlikler, “Tamam, basın mensupları dışarı lütfen” diyor. Hepimiz bir anda dışarı çıkarılıyoruz.

Kapının önünde basın mensubu arkadaşlarla beklerken şunu sorguluyoruz: “Madem açıklama yapılmayacak, soru alınmayacak; neden basın davet ediliyor?”

Bazı arkadaşlar ayrılıyor. Birkaç kişi aşağıda beklerken ben yukarı çıkıp soru sorma hevesiyle beklemeye devam ediyorum…

Birileri geliyor ve “Sen gazeteci misin, niçin bekliyorsun?” diye soruyor. Sorum olduğunu ve sormak istediğimi söylüyorum.

Biraz daha kapıya yaklaşıyorum. Bakan’a yakın olduğunu düşündüğüm biriyle bir vatandaşın hararetli şekilde konuştuğunu görüyorum. Kadın, çocuklarının olduğunu ve çiftçilikle ilgili bir sorun yaşadığını anlatıyor. Bakan’a yakın kişi ise onu ikna etmeye çalışıyor; tarımsal bazı teknik ifadeler kullanıyor.

O an şunu düşünüyorum: Kadının muhatabı odanın içinde duruyor ama kadın, yalvarırcasına bir başkasına derdini anlatıyor. Bir umuda tutunmuş; ancak Bakan’a ulaşamamasının sebebi aradaki fiziksel duvar değil, mevkinin yarattığı görünmez duvar…

Bunları izlerken güvenlikler tarafından “Bu alandan çıkar mısınız?” sözleriyle ben de uzaklaştırılıyorum.

Dışarıda beklemeye devam ediyorum. Kadın hala anlatıyor… Sonra odadan yaşlı bir amca çıkıyor. Elinde bir kağıt, yavaş yavaş ilerliyor. AK Parti Eskişehir teşkilatından bir isim önce bana, sonra amcaya bakarak “Hadi hayırlı olsun” diyor. Amca da başını sallıyor…

Bana bakılmasına önce anlam veremiyorum. Sonra düşünüyorum: Gazeteci olduğum bilindiği için “Bak, Bakan yardım etti” mesajı verilmek istenmiş olabilir mi?

Ve ben hala Bakan’a yöneltmek istediğim iki sorum için beklemeye devam ediyorum…

Önce partiden bazı isimler odadan çıkıyor. Sonunda Bakan da çıkıyor. Elimi uzatıp kendimi tanıtıyorum ve iki sorum olduğunu, yalnızca beş dakika rica ettiğimi söylüyorum. İftara yetişmeleri gerektiğini ifade ediyor. Çevreden “Beş dakika çok, iftara yetişemeyiz” sesleri geliyor. “O zaman üç dakika olsun” diyorum. Bakan tebessüm ediyor; asansöre doğru ilerliyor.

Gürhan Albayrak, asansörün içinden “İftara gel, iftarda sorarsın” diyor. Geleceğimi söylüyorum. Bakan aşağı iniyor, ben geri çekiliyorum…

Sonra yanıma biri geliyor. Soru sorup sormayacağımı soruyor. İki sorum olduğunu ve hazır Bakan’ı bulmuşken sormak istediğimi söylüyorum. Soruları kendisine iletmem gerektiğini belirterek numarasını veriyor ve isminin Yusuf Şahbaz olduğunu söylüyor.

Yusuf Şahbaz’ı tanımadığım için “siz” diye hitap ederken, bana “sen” diye hitap ediyor. Herhalde beni tanıdığını ya da bir samimiyet olduğunu düşünüyor…

Binadan çıkıyorum. Bakanın üzerinde mavi AK Parti yeleği, elinde pide var. Bir kamu kurumu olan Bakanlık göreviyle gelmişken, bir anda partili kimlikle trafikteki araçlara pide dağıtıyor. Şaşırıyorum… Sonuçta bir kamu kurumu siyasi bir rol üstlenmemeli. Örneğin bir Anadolu Üniversitesi Rektörü de siyasi rol oynamamalı değil mi?

Bu düşünceyle birkaç görüntü alıyorum ve Dede Korkut Parkı’ndaki AK Parti’nin iftar çadırına gitmek için yola koyuluyorum.

Arkamdan Yusuf Şahbaz “Hani atmamışsın soruları?” diyor. O an soruları iletiyorum. Okuyor ve “Tamam” diyor. Oldukça objektif bir bakış açısıyla yazdığımı belirtiyorum ve ne zaman yanıt alabileceğimi soruyorum.

Cevap şu: Sorular önce ilgili müdürlüklere iletilecek, onay alınacak, ardından Bakan’a ulaşacak… Şaşırıyorum. Çünkü Bakan o an birkaç metre arkamda. Cevap almak yalnızca beş dakika… Ve ben saatlerdir o beş dakikayı bekliyorum.

“Peki iftarda yanıtlar mı?” diye soruyorum. “İmkansız” cevabını alıyorum. O an iftara gitmekten vazgeçiyorum.

Yazının başında sözünü ettiğim kadınla aynı noktada buluşuyorum: Bakan burada diye bekledim. Yalnızca beş dakika için… Kadının ulaşamamasının sebebi mevkiydi; benimki ise sorudan kaçış hissiydi…

Küçük bir detay daha…

Yusuf Şahbaz’ın da basın sektöründen yetiştiğini sonradan öğreniyorum. Belki Bakan cevap verecekti; ancak Yusuf Şahbaz’ın üslup ve yerel basına bakış açısından kaynaklı bir kopukluk yaşanmış olabilir mi? Çünkü “iftara gel” denilen yerde, ortada sorularımı sormamı imkansızlaştıran bir Şahbaz vardı…

Sonuç…

Saatlerce Bakan takibi yaptım -ki görevim, elbette yaparım- ancak elim boş döndüm. Kameramda birkaç fotoğraf, fakat Eskişehir adına ziyarette ne konuşulduğuna dair somut bir bilgi yok…

Sahi, Abdulkadir Uraloğlu Eskişehir’e geldiğinde de soru kabul edilmemişti…

Biz muhabirler yalnızca birkaç fotoğrafla dönmek isteseydik fotoğrafçı olurduk. Muhabirlik; soru soran, araştıran ve kamuoyunun bilgi alma hakkını savunan bir meslektir. Elinde telefonu olan herkes görüntü alabilir; fakat bizi ayıran şey, araştırmacı ve sorgulayıcı kimliğimizdir.

Ben beklediğim zamandan yakınmıyorum. Beş dakikanın çok görülmesinden ve elimde “ziyaret gerçekleşti” bilgisinden başka hiçbir şey olmamasından yakınıyorum…