Ayşe Ünlüce, vitrine değil mutfağa çalışan bir belediyecilik kuruyor; büyük laflar yok, kaynayan tencere var.

Ayşe Ünlüce’yi yazmak, gazetecilik açısından bakıldığında, gerçekten de zahmetli bir iş. Manşet vermiyor. Polemik üretmiyor. Okkalı sözler, sert çıkışlar, kolay alıntılar yok. Sorulan sorulardan, üslubunu bozmadan, yalın ve net cevaplarla sıyrılıyor.

Ne meseleyi büyütmek gibi bir gayreti var ne de muhatabını “dert sahibi” kılmak gibi bir hevesi. Hal böyle olunca, bol isimli, sert sözlü köşe yazılarına alışmış olan bizler için ciddi bir malzeme kıtlığı doğuyor.

Bu açıdan bakıldığında, Ünlüce gazetecilik için açık bir külfet. Ama konu Eskişehir olunca, aynı tavrın başka bir anlam kazandığını teslim etmek gerekiyor.

***

Ünlüce, belediye başkanlığında ikinci yılı dolduruyor. Türkiye’de iki yılın ne anlama geldiğini herkes az çok bilir. Kimi için göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre, kimi içinse neredeyse bir ömür. Yerel yönetimdeyseniz, bu süre biraz da ekonominin insafına bakar. O insafın bugün ne durumda olduğu ise ayrıca izaha muhtaç değil.

Bu iki yıla bakıldığında ilk fark edilen şey şu: Normal zamanlarda “zaten yapılması gereken” diye geçiştirilen işler, bugünün maliyetleri ve koşulları düşünüldüğünde neredeyse olağanüstü faaliyetler haline gelmiş durumda. Kent lokantaları, Halk Et, Emek Kafe uygulaması, açılan sosyal alanlar… Bunlar birer büyük “proje”den çok, derinleşen geçim sıkıntısına yerel ölçekte verilen pratik yanıtlar. Bu icraatların dili de Ünlüce’nin dili gibi: Büyük laflardan özellikle kaçınıyorlar. Çünkü sofraya laf değil, aş gerekiyor.

Bir yandan asfalt çalışmaları, bir yandan altyapı yatırımları… Ulaşım filosuna yapılan eklemeler… Rakamların kendisi bile artık şaşırtıcı. Çünkü Türkiye’de kamu hizmeti, maliyetler göz önüne alındığında uzun zamandır daha çok “nasıl yapılmadığı” üzerinden konuşuluyor. Yapıldığı zaman ise çoğu kez bir kusur aranıyor; bulunamazsa da uyduruluyor.

***

Ayşe Ünlüce için sıkça dile getirilen eleştirilerden biri şu: “Hizmet yapıyor ama siyaset yapmıyor.” İlginç bir cümle… Sanki siyaset yalnızca konuşmaktan, polemik üretmekten ibaretmiş gibi. Sanki kamunun kaynaklarını kamunun ihtiyaçlarına göre kullanmak, başlı başına siyasal bir tercih değilmiş gibi. Gürültü yoksa siyaset de yok sayılıyor.

Ardından tanıdık karşılaştırmalar devreye giriyor. Başka şehirlerdeki, hükümet destekli yatırımlar örnek gösteriliyor. “Bak onlar yapıyor” deniyor. Ama o “onlar”ın hangi imkanlarla, hangi eşitsizlikler içinde yaptıkları pek konuşulmuyor.

Eşitsizlik Türkiye’de çoğu zaman dipnotta kalır. Çünkü eşitsizlik konuşulursa rahatsız eder; gündeme getirilmezse görülmediği varsayılır.

Nihayetinde belediyecilik, vitrinle mutfak arasındaki farkı bilmeyi gerektirir. Vitrin parlak olabilir; ama mutfak çalışmıyorsa hayat aksar. Ayşe Ünlüce’nin yürüttüğü belediyecilik pratiği, büyük ölçüde bu mutfak alanında konumlanıyor. Misafir bekleyen bir evin mutfağı gibi: Çorba kaynarken salata hazırlanıyor, yemek fırına verilirken kirlenen bulaşıklar yıkanıyor. Bir iş bitmeden diğeri başlıyor; süreklilik var, ama durup gösterme, durup anlatma pek yok.

Bu tempo, kaçınılmaz olarak, birbirini izleyen ancak üzerinde yeterince durulmayan pek çok yatırımın ve hizmetin ortaya çıkmasına yol açıyor. Ne kent bu işleri yeterince tartışabiliyor ne de bizler bütünlüklü biçimde kavrayabiliyoruz. Önümüze yemek geliyor mu? Geliyor. Ama yemeğin nasıl yapıldığı, hangi koşullarda piştiği, mutfağın nasıl ayakta tutulduğu çoğu zaman görünmez kalıyor.

Ünlüce, birkaç kap yemekle yetinmeyi değil, elde ne varsa kentin önüne koymayı tercih ediyor. Bu, cömert bir tutum olduğu kadar, riskli de bir tercih. Çünkü mutfak sürekli çalışırken sofradaki sohbet aksayabiliyor. Oysa özellikle bu kentte, misafirin hası çoğu zaman sofradan çok muhabbete gelir.

Belki de asıl soru burada beliriyor: Hizmeti üretirken, onu anlatmayı; mutfağı ayakta tutarken, sofrayı konuşmayı ihmal ediyor muyuz?

Ayşe Ünlüce'nin belediyeciliği şimdilik Eskişehir'i böyle bir eve konuk ediyor.