Son yirmi yılda ön seçim meselesi, CHP’de neredeyse periyodik bir hatırlatama ritüeline dönüştü. Seçim takvimi yaklaşınca vitrinden çıkarılıyor, parlatılıyor...
CHP’de bir “ön seçim” hayaleti dolaşıyor. Zamansız görünüp kaybolan ama bir şekilde rahatsızlık yaratan…
Bugün Eskişehir'de ön seçimi savunan bazı aktörler, o koltuklara ön seçimle gelmiş değil. Bu da tartışmaya ince bir ironi katıyor. Talep var ancak talebin öznesi ile pratiği arasındaki mesafe oldukça şaşırtıcı.
Son yirmi yılda ön seçim meselesi, CHP’de neredeyse periyodik bir hatırlatama ritüeline dönüştü. Seçim takvimi yaklaşınca vitrinden çıkarılıyor, parlatılıyor; örgüt iradesi, tabanın sözü, demokratik meşruiyet gibi kavramlarla süslenip servis ediliyor.
Sonra yine yerine kaldırılıyor. Böyle olunca ön seçim bir yöntem olmaktan ziyade bir siyasal tartışma alanına dönüşüyor ki, kimseye bir şey kazandırdığı görülmedi.
***
Elbette ön seçim talebi hafife alınacak bir şey değil. Örgüt demokrasisi, katılım, hesap verilebilirlik… Bunlar siyasetin makyaj malzemesi değil, kurucu unsurları. Fakat bu talep sahici bir irade mi, yoksa konjonktüre göre sahaya sürülen bir ahlaki meşruluk kazanma alanı mı?
Bugünkü tabloya bakınca insan ister istemez soruyor: Ön seçim gerçekten isteniyor mu, yoksa isteniyormuş gibi mi yapılıyor? Koltuklar çoğu zaman merkez kararları ve dar çevre mutabakatlarıyla doldurulurken, ön seçim çağrıları kimseyi yerinden etmeyen bir siteme dönüşüyor. Gürültüsü var, etkisi sınırlı.
Belki de mesele ön seçimin kendisinden önce, onu taşıyacak siyasal kültürde düğümleniyor.
CHP bir yandan muhalif parti olmanın getirdiği çoğulluk ve tartışma alanını açık tutuyor; bu da “ön seçim” başlığını sürekli canlı kılıyor. Ama öte yandan kurucu parti olmanın tarihsel ağırlığı ve genel merkezin belirleyici gücü, her kritik eşikte merkezi iradeyi yeniden tahkim ediyor. Sarkaç iki uç arasında gidip geliyor.
***
Hatırlayalım; Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı döneminde “tıpış tıpış oy verecekler” retoriğiyle şekillenen bir disiplin çağrısı vardı. Karar yukarıda alınmış, aşağıdan itiraz alanı daralmıştı. Yıllar sonra Ekrem İmamoğlu için sandığın üyelerin önüne konulması ise bambaşka bir siyasal iklimde gerçekleşti; mağduriyet, mobilizasyon ve güçlü bir toplumsal rüzgar eşliğinde.
İkisi biçimsel olarak farklı görünebilir; ama ikisi de konjonktürün zorladığı tercihler değil miydi? Biri “kimseye sormayacak” bir rahatlıkla, diğeri “herkesi sandığa çağıracak” bir mecburiyetle…
“Hani ya benim ön seçimim?” diye sormak kolay. Zaten kimse açıkça “ben ön seçim istemiyorum” demiyor. Ama bir şey bu kadar çok istenip bir türlü hayata geçirilmiyorsa, orada iki ihtimal vardır: Ya isteyenler samimi değildir, ya da istenen şeyin uygulanacağı zemin henüz kurulmamıştır.
***
Belki de asıl soru şu: CHP, ön seçimi bir kriz anı enstrümanı olmaktan çıkarıp kalıcı bir siyasal kültüre dönüştürmeye gerçekten hazır mı?
Eskişehir'de yapılan tartışmalara baktığımız zaman ne yazık ki hala hazır değil. Dediğim gibi şuanda koltukları dolduran aktörlerin hiçbiri ön seçimle gelmiş değil.
Yılmaz Büyükerşen döneminden kalma “kazanıldığı sürece ses çıkartılmaz” kuralı hala saat gibi işliyor. Ön seçim isteyenlerin çoğu zaten aday olamayacaklar arasından çıkıyor.
“Koca Çınar”lar sanki gerçekten ön seçim talep etmiyor da, onu Talat Yalaz ve yönetimini yıkacak bir koçbaşı gibi kullanmayı amaçlıyor. Ön seçim bir sopa şuanda… Hedefteki aktöre veya kesime vurulabilecek bir meşru sopa.
Ancak bu meşru sopa o kadar hoyratça kullanılıyor ki; artık atılan dayağın insanı arsız etmekten başka bir şeye hizmet etmeyeceğini düşünüyorum.