Şehirler artık “herkesin birlikte kazandığı” mekanlar olmaktan uzaklaştı. Daha çok, bazı aktörlerin kazandığı; şehrin ise yavaş yavaş aşındığı alanlara dönüşüyorlar.
Türkiye’de son yirmi, otuz yılın en baskın siyasal-iktisadi retoriği belki de şu iki kelimeyle sunulur oldu: “kazan-kazan.”
Bu formül, bir uzlaşma vaadi gibi sunuldu. Yatırımcı kazanacak, şehir kazanacak. Sermaye büyüyecek, istihdam artacak. Beton yükselecek, refah yayılacak.
Fakat hafıza biraz inatçıdır.
İstanbul’da üçüncü köprü yapılırken de aynı şey söylendi. Ankara’da devasa bulvarlar açılırken de… Bursa Ovası sanayiyle genişlerken de.
Her defasında şehirlerin “sıçrama” yapacağı anlatıldı. Ama bugün dönüp baktığımızda şunu görüyoruz: Evet, bir ekonomik hareketlilik oldu. Ama aynı zamanda geri döndürülmesi güç kayıplar da yaşandı. Kamusal alan daraldı. Hava kirliliği sıradanlaştı. Trafik kalıcılaştı. Beton, manzaranın doğal unsuru haline geldi.
***
Şimdi benzer bir anlatı Eskişehir’in kapısını çalıyor; “Madencilik gelecek şehir kalkınacak, büyük fabrikalar kurulacak Eskişehir coşacak…”
Bu cümleler yeni değil.
Eskişehir uzunca bir süredir bir maden şehri olarak ele alınıyor.
Madeni sadece ekonomik bir faaliyet olarak görmek mümkün ama maden aynı zamanda bir coğrafya müdahalesidir. Yeraltına açılan her galeri, yerüstündeki su rejimini, toprağın dengesini, köylerin gündelik hayatını değiştirme yeteneğine sahip.
Büyük fabrikalar da öyle. İstihdam yaratırlar; evet. Ama aynı zamanda trafik üretirler, lojistik yük getirirler, yeni konut baskısı doğururlar. Sanayi bölgesine yakın mahallelerde arsa değerleri artarken, başka yerlerde kiralar yükselir. Şehir, yavaş yavaş yeni işgalcilerin ihtiyaçlarına göre yeniden örgütlenir.
Bir de gündelik hayatın küçük ama anlamlı tercihleri var.
Otomobiliyle iki sokak ötedeki markete gitmeyi “doğal hak” sayan, kenti de yolu da kendisinin mülküymüş gibi sahiplenen bir zihniyet; bisiklet yolunu, yaya önceliğini, kamusal alanı bir ortak yaşam hakkı olarak değil, şahsi konforuna yönelmiş bir “engel” gibi görme cüretini de son derece rahat sergileyebiliyor.
Bu aslında kalkınma vizyonsuzluğunun minyatürüdür: bireysel konforu önceleyen, kolektif kaybı tali gören bir zihniyet.
***
“Kazan-kazan” anlatısı bir perde işlevi görüyor.
Çünkü gerçekte her yatırımın bir bedeli var. Ve o bedel çoğu zaman eşit dağılmıyor. Kazanç belirli ellerde toplanırken, kayıp şehrin geneline yayılıyor. Hava kirliliği herkesin; ama kar bilançoda…
Eskişehir bugüne kadar görece dengeli bir şehir olarak anıldı.
Öğrenci kenti kimliği, yaya dostu merkezleri, Porsuk çevresindeki kamusal canlılığı, kültürel dokusu… Bunlar tesadüf değil; bir tercih ve bir birikimin sonucu.
Şimdi mesele şu: diğer şehirleri işgal eden kazan kazancılar Eskişehir’e ne zaman çöreklenecek.
Şehirler artık “herkesin birlikte kazandığı” mekanlar olmaktan uzaklaştı. Daha çok, bazı aktörlerin kazandığı; şehrin ise yavaş yavaş aşındığı alanlara dönüşüyorlar. Kaybın fark edilmesi ise çoğu zaman gecikmeli oluyor. Bir dere kuruduğunda, bir ova imara açıldığında, bir mahalle siluetini kaybettiğinde fark ediyoruz.
Bu yüzden, “Maden gelecek, Eskişehir kazanacak” denildiğinde, belki de sormamız gereken soru şu: Hangi Eskişehir? Kim için kazanacak? Ve ne pahasına?
Kalkınma, sadece büyüme değildir. Bazen korunabilme kapasitesidir. Bazen de “hayır” diyebilme cesareti.
“Kazan-kazan”ın büyüsünü biraz bozmak, şehrin hafızasını canlı tutmak demektir.
Bazı kayıplar telafi edilebilir; bazıları ise bir daha geri gelmez. Ve şehirler, geri gelmeyen şeylerin toplamıdır çoğunlukla. Özlenilen…