Sakaryabaşı bize bir kez daha şunu hatırlattı: Bu ülkede sorumluyu tayin etmek, çoğu zaman sorunu çözmekten daha öncelikli hale geliyor.
Sakaryabaşı’nın başına gelenleri bir süredir elimiz bağrımızda izledik.
Önce endişe, sonra hüzün, ardından bir çaresizlik…
Mesele yalnızca bir su kaynağı da değildi üstelik.
Eskişehir’in en güzel manzaralarından birinin yavaş yavaş yok olmasıydı.
Çocukluğun piknik alanı, hafta sonu sığınılan serinlik, ayağı suya sokup dünyayı susturma yeri birazda.
Sular çekildiğinde Eskişehirliler yalnızca “susuzluğu” düşünmedi anlayacağız.
***
Derken Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, Eskişehir ziyaretinde sorunun giderildiğini açıkladı. Devlet Su İşleri çıkış noktasını eski haline getirmiş, su yeniden akmaya başlamıştı. Doğrusunu söyleyeyim, uzun zamandır duyduğum en sevindirici haberlerden biriydi.
Ancak açıklama sadece bir müjde vermenin ötesinde sorunda, sorumluyu da işaret etmeye meyilliydi.
Suyun kurumasının nedeni olarak iklim değişikliği ve sit alanında gerekli izinler alınmadan, mühendislik esasları gözetilmeden yapılan müdahaleler gösterildi.
Cümle teknik gibi duruyor. Ama siyasi kaygılar teknik cümlelerin arasına ustalıkla yerleştirilmiş; “Sit alanı” denildi. “Mühendislik esası” denildi…
İnsan ister istemez düşünüyor: “Zehra Başkan suyu içti de” diyebilirdi.
İşin şakası bir yana. Bazen ima, açık suçlamadan daha işlevseldir. Çünkü ima, yargılamayı dinleyenin zihnine bırakır.
İşin bir başka boyutu var: Konuyla ilgili dava sürüyor. Henüz verilmiş bir mahkeme kararı yok. Belediyenin ne ölçüde sorumlu olduğu yargının konusudur.
Çifteler Belediyesi’nin açıklamasına göre ise dava dört musluk ve peyzaj sulaması meselesine dayanıyor.
Dört musluk.
Türkiye’de siyaset çoğu zaman büyük kavramlarla küçük ayrıntılar arasındaki gerilimden beslenir. “Mühendislik esasları” gibi heybetli bir ifade ile “dört musluk” gibi mütevazı bir ayrıntı yan yana geldiğinde, ölçü duygusu ister istemez sarsılıyor.
Asıl mesele şu: Davalık bir konuda, henüz hüküm verilmemişken, yürütmenin üst düzey temsilcilerinin bu kadar net bir çerçeve çizmesi ne anlama gelir?
Bu, hukuki bir değerlendirme değil; siyasal bir yargı olduğunda hem fikiriz zannediyorum.
Karar verilmiş de mahkeme yalnızca prosedürü tamamlayacakmış gibi bir izlenim edinmediniz mi sizde?
Elbette bakan teknik raporlara dayanarak açıklama yapıyor olabilir. Fakat bu işler yalnızca raporlarla yapılmaz; bazı ifadeler raporda durduğu gibi durmaz.
Ve kelimeler bağlamıyla birlikte anlam kazanır.
***
Yerel seçimlerin üzerinden çok geçmedi. Türkiye’nin pek çok yerinde merkezi idare ile muhalefet belediyeleri arasındaki gerilim sürüyor.
Bu gerilim, sadece bütçe ya da yetki meselesi değil; aynı zamanda iktidar tahkimini de içeriyor.
Sakaryabaşı’nda akan su, biraz da bu mücadelenin alanından sızdı bu sefer.
İklim değişikliği gerçeği ortada, yeraltı suları azalıyor. Anadolu’nun pek çok yerinde kaynaklar zayıflıyor.
Bu büyük tabloyu inkar etmek mümkün değil.
Tam da bu nedenle, her su vakasında yerel bir fail aramak büyük resmi küçültme riskini taşır. Üstelik büyük fotoğraf yani su politikaları merkezi idarenin yetki alanındayken…
Belki yerel bir ihmal vardır, belki yoktur; bunu mahkeme belirleyecek. Fakat siyasal açıklamalarla peşin hüküm üretmek, hukuki süreci siyasetin gölgesi altına sokar.
“Sit alanı” dendiğinde gerçekten doğayı mı savunuyoruz? “Mühendislik esası” dendiğinde gerçekten bilimi mi referans alıyoruz? Yoksa siyasal bir sorumluluk inşası mı yapıyoruz?
***
Sakaryabaşı bize bir kez daha şunu hatırlattı: Bu ülkede sorumluyu tayin etmek, çoğu zaman sorunu çözmekten daha öncelikli hale geliyor.
Su yeniden akabilir ama kutuplaşma akmaya devam ettiği sürece, berraklık yalnızca suda kalır.
Su uyur, kutuplaşma uyumaz.