“Arabasız Pazar” kötü bir fikir değil, ama eksik bir hikâye. Bu yüzden bu projeyi “herkes için” değil, “bazı kişiler için” güzel bir pazar olarak görüyorum.
Eskiden birçoğumuzun oyuncağı yoktu. O yüzden kimimiz kendi oyuncağını yapmayı öğrendi, kimimiz çamurla oynamayı, kimimiz ise bir kiremit taşıyla seksek çizerek oyunu icat etti. Sokak bizim oyun alanımızdı; hayal gücümüz sınırımızdı.
Zaman, çocuklara “her şeyin sunulduğu” bir noktaya bizi ustaca taşıdı. Artık hemen her çocuğun onlarca oyuncağı var. Üstelik oyuncağın yanına, önüne geçemediğimiz teknoloji de eklendi. Tabletler, telefonlar, ekranlar… Çocukları sadece oyundan değil, sokaktan, arkadaşlıktan, birlikte düşüp birlikte kalkmaktan da uzaklaştırdı.
Tam da bu yüzden mahallemde bizzat tanıklık ettiğim “Arabasız Pazar” uygulaması, beni bir sessizliğe mahkûm etti. Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi, aksine içi çocuk sesleriyle doluydu. Caddelerde bisiklet sürenler vardı. Topu caddeye kaçtığında irkilmeyen gençler… Paten sürmeyi öğrenirken düşüp yeniden kalkan, kasklı, küçücük çocuklar…
O gün, gözlerim biraz doldu. Çünkü beni çocukluğuma götürdü. Her gün okuldan geldikten sonra sokakta oynar, hava kararınca eve girerdim. Sokağım işlek olduğu için arabalar oyunumu bölerdi; geçtiklerinde kızardım. O kızgınlık bile oyunun bir parçasıydı.
***
Bu uygulamaya iki yerden bakıyorum: Yetişkinler ve çocuklar.
Yorumlara baktığınızda Eskişehir’i diğer şehirlerden ayıran her zaman bir fark olduğunu söyleyenler de vardı, bu uygulamayı doğru bulmayanlar da vardı. Doğru bulmayanlar genellikle pazar günü işe giderken kullandığı yolu kullanamayanlar… Belki haklı bir sitem bu. Ama mesele tam da burada başlıyor… Bireysel rahatsızlık, o gün yaşanan bütün güzelliklerin üstünü örtmeye yetmeli mi?
Örnek mi? Çocuklar.
Çocuklar o pazar günü biraz daha iyi bisiklet sürmeyi öğrendi. Çocuklar, geniş bir alanda paten sürmenin cesaretini kazandı. Çocuklar, normalde sadece araçlara ait olan bir alanın o gün kendilerine açıldığını gördü. Belki de ilk kez, şehrin tamamının ulaşılabilir ve kendilerine ait bir şehir olduğunu hissederek aidiyet duygusuyla eve döndü.
Ama hikâyenin sadece duygusal tarafı yok…
Bir de madalyonun sert yüzü var. Pazar günü trafiğe kapatılan caddelerdeki araçlar ara sokaklara yöneldi. Kıyı mahallelerin dar sokakları araçlarla doldu, kamyonlar yolları iyice daralttı.
Bazen yerleşmiş düzen bozulduğunda insanlar doğal olarak rahatsız olur. Fakat zamanla yeni düzen alışkanlığa dönüşür. Alternatif güzergâhlar, alternatif tercihler ortaya çıkar. Ve bu da bizi şu kapılara çıkarır: Toplu taşımaya teşvik, çevre kirliliğinin azalması, bisiklet altyapısının sürekliliği ve birlik duygusu. Bu yüzden bu uygulamaya hem duygusal hem de stratejik açıdan olumlu bakıyorum.
Ancak…
“Arabasız Pazar” kötü bir fikir değil, ama eksik bir hikâye. Kapatılan caddelerdeki esnaf için araç erişimi ciddi bir problem. Toplu taşımayı tercih etmeyenlerin yolu uzatması ise dolaylı olarak çevre kirliliğini artırabiliyor. Yani bir yandan doğayı korumayı da hedeflerken, diğer yandan başka bir yerde yük bindiriyoruz. Bu yüzden bu projeyi “herkes için” değil, “bazı kişiler için” güzel bir pazar olarak görüyorum.
Ama şu da net: Saydığım bu olumsuzluklar çözüme kavuşturulursa, Eskişehir adına çok daha güçlü, çok daha kapsayıcı bir kazanım ortaya çıkar. Ve evet, tüm eksiklerine rağmen bu projeyi destekliyorum. Çünkü çocuk sesinin bastırdığı bir şehir, trafikten daha değerlidir. Kıymetli Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce’de demişti:
“Çocukların seslerinin yankılanmadığı sokaklar, şehirler, ıssız ve tatsızdır.”