Bugünün gençlik siyasetinde daha çok protokol dili var: Selamlaşmalar, ziyaretler, hatıra fotoğrafları. Siyasetin neredeyse bütün eski ezberleri gençlerin damarlarından akıyor sanki.
Türkiye’de “gençlik kolları” denince bir zamanlar akla başka bir sahne gelirdi.
Gürültülü, biraz dağınık, biraz taşkın … Gençlik dediğiniz şey zaten biraz öyledir: Düzeni bozma ihtimali taşır. Yanlış yapma cesareti vardır. Siyasetteki ilk adımlar çoğu zaman düşmenin büyüsüyle, sendelemenin utancını fazla umursamadan atılırdı.
Şimdi sahne biraz farklı…
Cumhuriyet Halk Partisi Gençlik Kolları ilk ziyaretlerini belediye başkanlarına yapıyor. Elbette bunda başlı başına bir tuhaflık yok. Ziyaret, siyasetin eski bir geleneğidir. Ama insan yine de şu soruyu sormadan edemiyor: Gençlik dediğimiz şey bu kadar risksiz, bu kadar uslu olabilir mi?
Bu gençler, büyüklerinden gördükleri yolu neredeyse hiç tereddüt etmeden yürümeye razılar. Siyasette atanmış olmanın mahcubiyeti bile o genç yüzlerde profesyonel bir “iş bilirlik”le taşınıyor. Bir tür erken olgunluk… Hatta belki erken yaşlılık…
Oysa gençlik dediğiniz şeyin biraz mesafesi olur. Biraz huzursuzluğu. Biraz itirazı…
Bugünün gençlik siyasetinde ise daha çok protokol dili var: Selamlaşmalar, ziyaretler, hatıra fotoğrafları. Siyasetin neredeyse bütün eski ezberleri gençlerin damarlarından akıyor sanki.
Benzer bir manzarayı Adalet ve Kalkınma Partisi Gençlik Kollarında da görmek mümkün. Gençlik örgütü demekten ziyade küçük bir iş dünyası kulübü izlenimi veren bir sahne… Kravatlar, takım elbiseler, ciddi pozlar. Siyasetin gençleri, bazen büyümeye çalışırken hızla yaşlanıyor.
Üniversite kantinleri… Hararetli tartışmalar… Bildiri dağıtan öğrenciler… Sabaha kadar süren siyaset konuşmaları… Bugün o fotoğrafın yerini daha steril, daha düzenli bir sahne almış gibi. Gençlik siyaseti sanki biraz erken bunamış.
Aslında bu gençleri biz böyle yaptık. Büyüklerimize saygıyı, kendilerine saygısızlıkla karıştırmayı öğrettik. “Büyüklerin gözüne girmek” ile “kendi sözünü söylemek” arasındaki farkı unuttuk.
Bir süre sonra şu tuhaf tablo ortaya çıktı: Kendilerine saygı duymayan ama büyüklerin sevgisini kazanmaktan içi yanan, yakılan gençler…
Bu yalnızca Eskişehir meselesi de değil. Türkiye’de siyaset giderek daha fazla “büyüklerin diliyle” konuşuluyor. Gençler de bu dili hızla öğreniyor. Ortaya tuhaf bir kuşak çıkıyor: Henüz yirmili, otuzlu yaşlarında ama yetmiş yaşların siyasi lakayt ciddiyetiyle dolaşan insanlar.
Oysa gençlik siyasetinin en önemli özelliği enerjidir. İtirazdır. Biraz da huzursuzluktur.
O enerji kaybolduğunda geriye sadece organizasyon kalıyor. Protokol kalıyor. Poz vermek kalıyor.
Bu kadar erken yaşlanan bir gençlikten nasıl bir siyasetçi çıkabilir?
Siyasetteki gençler bu kadar erken yaşlanıyorsa, onların siyasetten erken emekli olması da pek şaşırtıcı olmuyor…