AK Parti’nin en büyük meselesi, yaptıklarını anlatamaması değil; yıktıklarını anlatamaması. Sökülen çivilerin hesabını yapmaktan, çakıldığı söylenen çivilere sıra gelmiyor.
Adalet ve Kalkınma Partisi, gerçekten Eskişehir’de seçimlerden bir başarı hikayesi çıkarabileceğine inanıyor mu? Yoksa kendi kendine bir tür moral siyaseti mi sergiliyor?
AK Parti’nin en büyük meselesi, yaptıklarını anlatamaması değil; yıktıklarını anlatamaması. Sökülen çivilerin hesabını yapmaktan, çakıldığı söylenen çivilere sıra gelmiyor. Son 25 yılda açılan her dosyanın içinden, bir tür kayıp envanteri dökülüyor: gidenler, eksilenler, sessiz sedasız tasfiye edilenler…
Eskişehir’in yakın tarihine şöyle bir bakınca, bu eksilme hissi hiç de soyut değil. TÜLOMSAŞ’ın Ankara’ya bağlanmasıyla başlayan süreç; PTT Genel Müdürlüğü’nün kaldırılması, Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nün gitmesi, Bölge İdare Mahkemesi’nin elden çıkması ve Basın İlan Kurumu’nun taşınmasıyla devam etti. Liste uzadıkça şehir kısalıyor; kurumsal bir küçülme söz konusu…
Son olarak, şehrin kalbine yapılacağı söylenen devlet hastanesi… Bir sabah kalkılıyor, hastane arazisi buhar olmuş. Ortada ne plan var ne iz. Daha çarpıcı olanıysa, AK Parti’nin yerel siyasi aktörlerin buharlaşmayı sonradan fark etmesi. “Haberimiz yoktu” cümlesi, sadece bir savunma değil; aynı zamanda yerel siyasetin merkezi iktidar karşısındaki edilgenliğinin de itirafı gibi.
Bütün bu tabloya rağmen AK Parti’nin Eskişehir’de seçimlerden umutlu olduğuna dair söylem, ister istemez bir duygu durumu tartışmasını çağırıyor. İyimserlik mi, yoksa gerçeklikle bağın gevşemesi mi? En hafif ifadeyle, bir “Polyanna sendromu”ndan söz etmek mümkün zannediyorum. Çünkü ortada anlatılmayı bekleyen bir başarı öyküsünden çok, kapanmamış bir kayıplar listesi var.
Ulaşım meselesi de bu listenin önemli bir parçası. Hasan Polatkan Havalimanı yıllarca hac, umre ve gurbetçi trafiğiyle yaşayan bir hatken, Belçika seferlerinin Zafer Havalimanı’na kaydırılmak istenmesi, şehrin refleksiyle durduruldu. Bu da karar alma süreçlerinin ne kadar kapalı devre işlediğini gösteren tipik bir örnek. Bugün hala iç hat uçuşları konusunda çözümsüzlük sürüyor.
Yüksek Hızlı Tren ile anılan bir kentte, İstanbul-Ankara hattında bilet bulmanın güçlüğü ise ayrı bir ironi. Aradan 17 yıl geçmiş; sistem var ama erişim sınırlı. Ancak yerel girişimlerle, küçük çaplı iyileştirmeler yapılabiliyor.
Kent mekanı üzerindeki tartışmalar da benzer bir merkez-yerel gerilimini yansımasıydı. Atatürk Stadyumu’nun bulunduğu alanın çok katlı yapılaşmaya açılmaması, şehrin direnciyle mümkün oldu. Ama yeni stadyumun finansmanının Anadolu Üniversitesi’nin kasasından çıkması, bu “kazanımın” nasıl bir bedelle geldiğini hatırlatıyor. Yer altına alınması planlanan hızlı tren hattının Çamlıca’ya kadar uzatılması önerisi kabul görmüyor; hat boyunun bulvara dönüştürülmesi talebi karşılıksız kalıyordu.
Ve belki de en sembolik meselelerden biri: Yeni stadyuma Mustafa Kemal Atatürk’ün adının verilmesi talebi. Şehrin geniş bir kesiminin sahiplendiği bu istek, karşılık bulmuyor. Bu da meselenin sadece hizmet ya da yatırım değil, aynı zamanda bir anlam ve aidiyet meselesi olduğunu gösteriyor.
Sonuçta ortaya çıkan tablo, klasik bir “hizmet siyaseti” anlatısının ötesine geçiyor. Daha çok, kararların bir merkezde alındığı ve yerelin çoğu zaman edilgen kaldığı bir hikaye ile karşı karşıyayız. AK Parti’nin bu hikayeden hala bir başarı çıkarabileceğine dair inancı ise, kayıp ve kazanım bilançosunun yeterince sağlıklı okunmadığını düşündürüyor.