“Arabasız Pazar”a evet mi, evet… Ancak kesinlikle zorunlu bir yayalaşma politikası güdülmeli.

Bir zamanlar köpeği kendine itaat etsin diye evcilleştiren insan, bugün aynı köpeğin toplatılması için bangır bangır bağırıyor. Dün “sadık dost”, bugün ise “sorun.”

Aradaki mesafe sadece zaman değil; tahammülün, sorumluluğun ve birlikte yaşama iradesinin de aşınması. Hükümet yasa çıkarıyor, belediyeler apar topar uygulamak zorunda kalıyor. Yasanın kendisine itiraz edemeyenler, sonuç karşısında basıyor feryadı. Apar toparlık zaten bu memleketin asli yönetim biçimi; planın yerini hız, muhakemenin yerini refleks alıyor.

İnsan bu işte… Her şeyi kendi keyfine göre dizayn etme alışkanlığından vazgeçemiyor. Kent de bundan payına düşeni alıyor.

Ne yazık ki şehirler, birlikte yaşanan müşterek mekanlar olarak değil; bireysel taleplere hizmet etmek zorunda bırakılan platformlar gibi ele alınıyor. Sanki kent dediğimiz şeyin bir ruhu yokmuş, hafızası yokmuş, sınırı yokmuş gibi…

Talep edildiğinde genişleyen, istendiğinde susan, sırtına bineni taşımak zorunda olan…

Otomobil alınıyor, ardından yol isteniyor. Hemen, gecikmeden. “Ben aldım, sen yol aç.”

Kentin o yolu vermeye mecali var mı, altyapısı kaldırır mı, başka hayatları ezer mi; bunlar tali meseleler. Trafik sorunu, kamusal bir dert olmaktan çıkıp bireysel bir hızlanma arzusuna indirgeniyor. Kendi otomobilinin beş-on kilometre daha hızlı gitmesi, ortak hayattan daha kıymetli hale geliyor.

Geçtiğimiz hafta sonuna “Arabasız Pazar” günüyle uyandık. “Arabam olmadan asla” diyenleri bir nebze yayalaşmaya zorlamak, ses kirliliğinden arınmak, egzozdan nefes alamayan kente küçük bir oksijen tedavisi sunmak niyetine…

Oysa bu fikir yeni değil. 1950’lerin sonlarında Hollanda ve Belçika’da karbon emisyonuna dikkat çekmek için “Arabasız Pazar” günleri başlatılmıştı.

Zamanla farklı şehirlerde, farklı ülkelerde aralıklı arabasız eylemler düzenlendi. 2000’lere gelindiğinde ise araç kullanımını azaltmayı ve sürdürülebilir ulaşımı teşvik etmeyi amaçlayan bir hareket olarak “Dünya Arabasız Günü” ortaya çıktı.

Mesele yollara körü körüne düşmanlık değil elbette.

Toplu taşıma, lojistik, acil hizmetler için yollara ihtiyaç var. Ama 1950’lerden bu yana asfaltın bir seçim kazandırma aracına dönüşmesi garip değil mi?

Artık yol yapmakla övünmenin sınırına gelinmedi mi?

Trafik sorunu yol açarak çözülmez. Açılan her yeni yol, aynı zamanda yeni otomobil alımı için bir teşvik anlamına gelir. Bu, kendini yeniden üreten bir döngüdür.

Oysa asfalta gömülen paralarla neler yapılmaz ki… Belediyelerin en büyük bütçe kaleminin yol olduğu bir gerçek. Hükümetin bütçede aslan payını yollara ayırması artık şaşırtıcı değil. Asfaltla kalkınacağımıza, kavşakla refaha ereceğimize dair inanç epey köklü…

Petrol sevdalısı bir milletiz; ne var ki petrolümüz yok. Buna karşılık yolumuz var, çok yolumuz var. Ama o yolların arasında kentte soluk alacak, duracak, nefeslenecek yer giderek azalıyor. Asfalt çoğalıyor, lakin yaşam alanlarının erimesi pahasına.

“Arabasız Pazar”a evet mi, evet… Ancak kesinlikle zorunlu bir yayalaşma politikası güdülmeli. Bu konu seçim kazanma ya da kaybetme derdinden bağımsız bir şekilde ele alınmalı.

Aksi halde Eskişehir’in dengesi bozulacak. Samimi bir eleştiri koyarsak ortaya, bazılarımız meselelere olayı çözmek değil; kontrol etmek, paylaşmak değil; sahip olmak maksadıyla yaklaşıyor. Kendi lüksünü şehrin önünde tutabiliyor.

Kent de, sokak da, canlılar da bu zihniyetin gözünde yalnızca “ayarlanan” şeyler.

Ayar bozulduğunda ise suçlu hep başkası oluyor.