Muhalefetin 'her şeye müdahale eden iktidar' söylemi doğruysa sandıktan ne bekleniyor; sandık belirleyiciyse bu mutlak çaresizlik söylemi niye?

Yeni Parti’ye kimlerin geçeceği, CHP’de kimlerin kalacağı tartışılırken Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel hakkında bir fezleke daha hazırlandı. Bu son gelişme üzerine, aklımı uzun süredir allak bullak eden bazı konuları yazmak istedim. Çünkü uzun süredir muhalefet tabanında dolaşan iki zıt anlatı var ve bunlar aynı insanlar tarafından hiç sorgulanmadan kabul ediliyor. Bu çelişkiyi biraz açmak istiyorum.

Bir yandan Türkiye’de hukukun bütünüyle iktidarın iradesine tabi olduğu, yargının siyasal mühendisliğin bir aracı haline geldiği söyleniyor. Muhalefetin iç dengelerine müdahale edildiği, partilerin yönlendirildiği, belediye başkanları ile siyasetçilerin masum oldukları halde hukuki süreçlerle tasfiye edildiği anlatılıyor. Öte yandan aynı kamuoyunun seçimlere hazırlanması, yeni partilere umut bağlaması ve sandıkta iktidarın değişeceğine inanması bekleniyor.

Peki bu iki anlatı gerçekten bir birinin tam zıttı değil mi?

Yoksa burada üzerinde yeterince durulmayan ve benim göremediğim bir mantık mı var?

Sıkça dile getirilen iddialardan biri, iktidarın muhalefetin iç işleyişine doğrudan müdahale edebildiğidir. Eğer gerçekten bu kadar sınırsız bir kapasiteden söz ediyorsak, bu durumu neden tartışmıyoruz? CHP'nin başına geldiği söylenenlerin Yeni Parti'nin başına gelmeyeceğini bize düşündüren nedir? Yeni bir siyasal aktörün aynı yöntemlerle baskı altına alınmayacağının güvencesi nereden geliyor?

Benzer bir soru Ekrem İmamoğlu örneği üzerinden de sorulabilir. Eğer iktidarın, uygun gördüğü herhangi bir siyasal aktörü hukuki süreçler yoluyla etkisiz bırakma imkanı varsa, aday belirleme tartışmalarının anlamı nedir? Neden seçim takvimini beklesin? Yoksa anlatılan tabloyu sınırlandıran, fakat pek konuşulmayan siyasal, toplumsal ya da uluslararası dengeler mi var?

Varsa bu dengelerin anlatılması gerekmiyor mu?

Yakın geçmişte yaşanan bazı örnekler de bu tartışmayı besliyor. "Mutlak butlan kararı çıkmaz" denildi; çıktı. "Partiye giremez" denildi; girildi. Bunlar gerçekten her şeyin önceden planlandığını mı gösteriyor, yoksa siyasal sürecin sanıldığından daha öngörülemez olduğunu mu?

Belki de başka bir ihtimal daha var: Hukuki ya da siyasal hamlelerin başarısı yalnızca iktidarın iradesine değil, toplumsal tepkiye, muhalefetin direncine ve ortaya çıkan maliyet hesabına da bağlıdır. Bilemiyorum ve hiçbir tahminim yok.

Türkiye'deki rejimi tarif ederken kullandığımız kavramları da bu nedenle yeniden düşünmek gerekiyor. Eğer tarif edilen şey tam anlamıyla bir diktatörlükse, seçimlerin iktidarı değiştirebileceğine dair umut nasıl temellendiriliyor? Eğer seçimlerin hala belirleyici olabileceği söyleniyorsa, o zaman mutlak bir siyasi kontrol anlatısını yeniden gözden geçirmek gerekmiyor mu?

Bu iki uç anlatı, muhalif seçmende aynı anda hem umutsuzluk hem de gerekçelendirilmemiş bir iyimserlik üretiyor. Bir tarafta "nasıl olsa her şeye muktedir bir iktidar" anlatısı, diğer tarafta hiçbir ara açıklama yapılmadan sandığın her şeyi değiştireceği beklentisi. Tuhaf değil mi?

Şuan asıl ihtiyaç duyulan şey, yeni bir partinin yalnızca CHP'den daha fazla oy alacağını iddia etmesi değil, daha temel bir soruya cevap vermesidir. Eğer tarif edilen Türkiye'de insanlar masum olsalar bile hapse atılabiliyor, partilerin iç işleyişine müdahale edilebiliyor ve yargı siyasal bir araç olarak kullanılabiliyorsa, o zaman yeni bir siyasi parti kurmanın, örgütlenmenin ve seçimlere hazırlanmanın anlamı kalıyor mu?

Bu soruya ikna edici bir cevap verilmeden, yalnızca kadro transferleri ya da oy oranları üzerinden yürüyen tartışmalar eksik kalacak.

Rejimin nasıl tanımlandığı ile siyasetin nasıl yapılacağı arasında doğrudan bir ilişki var. Bu ilişki açıklığa kavuşmadıkça, neyi niçin yaptıkları anlatılmadıkça tartışma ister istemez sloganlar ile perdelenen gerçekliklerin ötesine geçemeyecek.