Siyaset, ayrılma hakkı kadar kalma hakkını da meşru sayabildiği ölçüde nefes alabilir; aksi halde geriye yalnızca birbirini yok sayan iki yapının çatırdama sesleri kalacak.
Geçen hafta Eskişehir’de YENİ Parti’ye iki belediye başkanı daha katıldı. Her katılımın ardından benzer tartışmalar yeniden hortladı.
Birbirini siyaseten hükümsüz bırakmaya çalışan iki yapı yeniden kendini hissettirdi.
Her iki tarafında sırtında meşruiyet tartışmasını besleyen ciddi yükler bulunuyor. Buna rağmen her biri kendi anlatısını tek geçerli hikaye, karşı tarafınkini ise bütünüyle gayrimeşru ilan etme eğiliminde.
Bir yanda “Kılıçdaroğlu’nun AK Parti desteğiyle göreve geldiği” iddiası dolaşıma sokuluyor, diğer yanda ise Özgür Özel yönetiminin aday gösterip AK Parti’ye kaptırdığı onlarca belediye başkanı, bu iddianın karşısına konuyor.
Biri diğerine "partiye gelerek partiyi böldü" derken, diğerleri "partiden giderek bölme" suçlamasında bulunabiliyor. Ortam ise aynı suçun farklı faillerinin, aynı mahkemede birbirlerine bağırmasından ibaret…
Bir yanda "AKP yargısının ürünü" eleştirisi yükselirken, diğer yanda belediye başkanlarına ilişkin “yolsuzluk” ya da “uyuşturucu” iddiaları tedavüle sokuluyor.
Kısacası herkesin cebinde ötekini sıkıştıracak bir dosya var. Kimsenin mühimmatı eksik değil.
Bu yüzden ortaya tuhaf bir manzara çıkıyor. Taraflar birbirlerinin meşruiyetini aşındırmaya çalışırken, kendi meşruiyet zeminlerini de örseliyorlar. İki cam fanusun içinden birbirine taş atan iki siyasi yapı gibi... Taşın hedefi karşı taraf olsa da çatlak önce fanusun kendisinde beliriyor.
Bu nedenle bugün ne CHP ne de YENİ Parti, yalnızca tabelasıyla siyasetçiye güç kazandırabilecek bir çekim merkezi görüntüsü veriyor. Parti, kadrosuna güç veren bir organizasyon olmaktan çok, kadrolarının ağırlıklarıyla ya da sayesinde ayakta duran bir yapıya dönüşmüş durumda.
Burada asıl dikkat çekici olan, gidenlerin de kalanların da aynı ölçüde tereddüt taşıması. Kimse büyük bir zafer duygusuyla ayrılmıyor; kimse de tam bir siyasal güven duygusuyla yerinde durmuyor.
YENİ Parti'ye geçenler, henüz kurumsal bir güce yaslanamıyor. CHP'de kalanlar da partinin bugünkü kurumsal ağırlığından beslendiklerini rahatlıkla söyleyemiyor. Tersine, her iki tarafta da kişisel gücü, partilerin kurumsal sermayesinin önüne geçmiş görünüyor.
Eskişehir, bunun en görünür örneklerinden biri. Kazım Kurt'un YENİ Parti'ye geçişi kendisine ne kazandırdı bilinmez, ancak kişisel siyasal ağırlığını da taşıyarak YENİ Parti için ciddi bir dayanak oluşturduğu açık. Aynı şekilde Ayşe Ünlüce’nin an azından şimdilik CHP’de kalması, parti için koruyucu bir çatı olması gerçekliğini beraberinde getiriyor. Birisi yeni yapının taşıyıcı kolonlarından biri haline gelirken, diğeri mevcut yapının neredeyse tek korunaklı alanı.
Ancak mesele kişilerden ibaret değil. Hem CHP hem de YENİ Parti aktörleri, genel merkezlerinde üretilecek yanlış siyasetlerin bedelini doğrudan ödeme ihtimali ile karşı karşıya. Yerelde oluşan siyasi ağırlık, Ankara'da alınacak hatalı kararlarla bir anda aşınabilir. Cam fanusun sağlamlığını dışardan gelecek taşın büyüklüğü belirleyecek.
Bu nedenle her iki tarafın da tartışmayı biraz daha makul bir çerçevede yürütmesi gerektiğini düşünüyorum. YENİ Parti’ye geçmeyi ilkesel ve meşru bir tercih olarak savunanlar, aynı ilkesel tutumla CHP’de kalmayı seçenlerin kararına da meşruiyet tanıyabilecek mi? Ya da bunun tersi... CHP'de kalanlar, ayrılanları sadece "yanlış tarafta duranlar" olarak mı görecek, yoksa bunun da siyasi tercih olduğunu kabul edebilecek mi?
Siyaset, yalnızca ayrılma hakkını değil, kalma hakkını da meşru sayabildiği ölçüde kendisine gelişebileceği bir alan bulur. Aksi halde geriye, birbirini gayrimeşru ilan eden iki siyasi fanus ve o fanuslardan yükselen çatırdama sesleri kalır.