Kapının dışında bambaşka bir hayat akıyor. Ama içeriden dışarıya bakan pek yok. Siyaset kendi gündemini konuşurken, vatandaş kirayı, faturayı ve ay sonunu hesaplıyor.

Son bir yıldır ne yazdığıma bazen ben de şaşırıyorum. Daha doğrusu, neyi yazmak zorunda bırakıldığıma... Gazetecilik, insanı zamanla kendi iradesinden şüphe ettiren bir meslek. Çünkü gündemi takip ettiğinizi sanıyorsunuz; bir bakmışsınız gündem sizi peşine takmış. Siz yazmıyorsunuz artık, yazdırılıyorsunuz.

Bugün de aynı hissin içindeyim.

Bu memleketin derdi gerçekten kimin hangi partiye geçtiği, kimin kaldığı, kimin ayrıldığı mı?

Siyaset, toplumun sorunlarına çare üretmesi gereken bir mecra olmaktan çıkıp kendi içine kapanan bir odaya dönüştü. Kurultaylar konuşuluyor, tüzükler konuşuluyor, delegeler konuşuluyor, yeni partiler konuşuluyor. Kapının dışındaysa bambaşka bir hayat akıyor. Ama içeriden dışarıya bakan pek yok.

CHP bölündü. Hukuk kararını verecek, tarih de kendi hükmünü yazacak. Gün gelir bir taraf haklı çıkar, belki iki taraf da kendi penceresinden haklı olduğunu anlatır. Benim derdim orası değil.

Benim derdim, yıllarca aynı afişi asan, aynı sloganı atan, aynı sandığı koruyan insanların birkaç haftada birbirini "hain", "satılmış", "dönek" diye yaftalayabilmesi. Siyasetin son aylarda toplumda yarattığı en ağır tahribat bence budur... İnsanlar arasına ekilen kin kolay kolay sökülmüyor. Ve zannediyorum ki kindar nesil yetiştirmek tüm siyasetçilerin ortak çıkarına yazıyor.

Siyaset artık fikirlerle değil, transfer haberleriyle okunuyor. Spor sayfalarının dili siyaset sayfalarına taşındı adeta. Kim geçti, kim kaldı, kim kimi götürdü... Her sabah yeni bir kadro açıklanıyor. Kahramanlar da hazır, hainler de. Oysa bütün bu gürültü, memleketin sesini bastırıyor.

Yirmi beş yıldır ülkeyi yöneten bir iktidar var. En düşük emekli aylığı daha dün 23 bin 552 lira oldu. Takın yakanıza gezin bana kalırsa. Ancak ille de rozet... CHP eski İl Başkanı Recep Taşel'in söylediği gibi, bir ekmekle bir kuru soğanın otuz liraya dayandığı bir ülkede yaşıyoruz. Böyle bir tabloda siyasetin en büyük meselesi belediye başkanlarının hangi rozeti taktığı olabilir mi?

Belki de iktidarın en büyük rahatlığı budur. Muhalefet kendi içine döndükçe, hayatın kendisi gündemden çekiliyor. Pazar filesi küçülüyor, ücret eriyor, gençler geleceği başka ülkelerde arıyor; biz ise hangi belediye başkanının hangi kapıdan çıktığını saatlerce konuşuyoruz.

Önümüzdeki aylarda bu gürültü daha da artacak. Yandaş medya da öyle yapacak, muhalif medya da. Manşetler yine ayrılıklarla, transferlerle, saf değiştirenlerle dolacak. Ama başınızı bir anlığına ekrandan kaldırıp sokağa bakın. Orada kimse size parti içi denklemleri anlatmıyor. İnsanlar kirayı, faturayı, okul masrafını, erişemediği sağlık hizmetini, ay sonunu konuşuyor. Siyasetin dilinin sokaktaki insanın hayatıyla bağı her geçen gün biraz daha zayıflıyor.

Sonra tribünler kurulacak. Herkes kendi formasını giyecek. Kimse kimseyi dinlemeyecek; sadece kendi tezahüratını daha yüksek sesle söyleyecek.

O saatten sonra etikten, ilkeden, halkçılıktan söz etmenin de fazla bir anlamı kalmıyor. Çünkü seçmen, iradesini kullanan yurttaş olmaktan çıkıp transfer sezonunu takip eden seyirciye dönüşüyoruz. Maçı siyasetçiler oynuyor, tribünleri biz dolduruyoruz, Kim kazanırsa kazansın golü biz yiyoruz.

Bugün Eskişehir'deki siyasi aktörlerin hangi tarafa geçeceğini konuşuyoruz.

Çok mu mühim? Mesela Kazım Kurt Yeni Parti'ye geçti, ne oldu? Ya da Talat Yalaz CHP'den atıldı, ne değişti? Fırında ekmek, bakkalda peynir mi ucuzladı? Son iki aydır yatıp kalkıp eskisiyle yenisiyle CHP'yi konuşuyoruz.

Yapılan artık bir demokrasi mücadelesi olmaktan çıktı; vatandaşı yok sayan bir sürece dönüştü. Kim nereye gidiyorsa gitsin. Ancak en azından AK Parti'yi kendisini gözden geçirmeye zorlayacak güçlü bir muhalefet hattı oluşsun. İktidarın bölüne bölüne kazanacağına artık kimsenin kuşkusu olmasın.

Değişen yalnızca partiler ve partililer değil, memleketin gündemi de değişti. Ama sorunlar olduğu gibi yerinde duruyor.

Belki de yeniden sormak gerekiyor: Allah aşkına, biz neyi tartışıyoruz?