İbrahim Arslan, Jale Nur Süllü ve Nebi Hatipoğlu'nun sergilediği tutum, genel parti çizgisi ile bireysel itirazlar arasındaki çelişkinin ve siyasi duruşların sınırlarının çarpıcı birer örneği olarak öne çıkıyor.

Gidiyor… Üstelik aynı trenin içinde kalarak gidiyor. Daha tuhafı, tren ile yolcunun günün sonunda aynı durağa varmayacağına inanmamız bekleniyor.

Trene öfkeyle bakan bizler, zaman zaman o trendeki yolculara gıptayla bakabiliyoruz. Çünkü taraftarlık ve kutuplaşma üzerine kurulan siyaset, hem trene hem de yolculara büyük bir hareket alanı sağlıyor. Bizden istenen ise çoğu zaman bu tuhaflığı sorgulamak değil, sadece tarafımızı seçmek.

Böyle olunca düşünmek, zahmetine katlanılan bir uğraş olmaktan çıkıyor. Taraf ya da karşıt olmak, önceden hazırlamış cümlelerin ateşli birer taşıyıcısı olmaya yetiyor. Hezeyanlar, öfke nöbetleri, alkışlar ve yuhalamalar zamanla siyasi kanaatlerimizin yerini alıyor. Neye, neden karşı olduğumuzdan çok, kimin yanında veya karşısında durduğumuz önem kazanıyor.

***

“Çerçeve Yasa” tartışması bunun küçük ama öğretici bir örneğidir…

YENİ Parti Eskişehir Milletvekili İbrahim Arslan, yasaya “hayır” oyu vereceğini açıklayarak gerekçelerini sıralıyor. Buraya kadar her şey net…Ancak insanın aklına ister istemez şu soru geliyor; Yasanın kendisine bu kadar ciddi itirazlarınız varsa, bu yasaya “evet” diyen siyasi hattın içindeki konumunuzu nasıl tanımlıyorsunuz?
Bir yandan yasayı eleştirip diğer yandan bu yasaya destek veren kendi siyasi hattınıza ses çıkarmamak, ciddi bir siyasal konfor alanı sağlamıyor mu? Trenin gidişatından memnun değilsiniz ama trenden de inmeyi düşünmüyorsunuz. Hatta makinistin istikametiyle yolcunun itirazı arasında esaslı bir çelişki yokmuş gibi davranabiliyorsunuz.

CHP Eskişehir Milletvekili Jale Nur Süllü’nün pozisyonunda da benzer bir durum var. O da yasaya karşı. Fakat kendi partisinin siyasi pozisyonuna yönelik aynı sertlikte bir sorgulama duymuyoruz. Böylece itiraz, siyasi bir hesaplaşmaya dönüşmeden, kişisel kanaatin güvenli sınırları içerisinde kalabiliyor.

Daha çarpıcı bir örnek ise AK Parti Eskişehir Milletvekili Nebi Hatipoğlu...

AK Parti’ye geçişini milliyetçi hassasiyetlerle açıklayan Hatipoğlu’nun, milliyetçi cenahta ciddi huzursuzluk yaratan böyle bir düzenleme karşısındaki sessizliği ister istemez dikkat çekiyor. Çünkü siyasette gerekçeler yalnızca söylendikleri gün için geçerli değildir. Bir siyasi tercihi “milliyetçilik” üzerinden gerekçelendiriyorsanız, daha sonra milliyetçilik adına tartışmalı gördüğünüz meselelerdeki tavrınız da o gerekçenin sınandığı yere dönüşür.

***

Mesele aslında bu üç isimden daha büyük…

Türkiye’de siyaset giderek fikirlerden çok aidiyetler üzerinden işliyor. İnsanlar bir görüşü savunmaktan ziyade bir siyasi kümeye ait oluyorlar. Bu aidiyet bir kez kurulduğunda da ortaya tuhaf bir esneklik çıkıyor: Partiniz doğuya giderken siz batıya baktığınızı söyleyebiliyorsunuz. Tren hızlandığında camdan dışarı bakıp istikameti eleştirebiliyor, fakat içinde yolculuk ettiğiniz aracın sizi nereye götürdüğünü konuşmayabiliyorsunuz.

***

Biz seyirciler de bu oyunun dışında değiliz.

Kendi tarafımızdaki çelişkilere gerekçe uydurmakta, karşı taraftaki çelişkilerden ise suçlama çıkarmakta üstümüze yok. Aynı davranış “bizimkiler” yaptığında “siyasi zorunluluk”, ötekiler yaptığında “ilkesizlik” sayılabiliyor. Böylece siyasetin en temel sorularından biri gözden kayboluyor. Söylediğimizle yaptığımız arasındaki mesafe ne kadar?

Anlayacağınız, siyaset de giderek böyle bir tren yolculuğunu dönüştü.

Tren hangi yöne giderse gitsin, yolcular hangi tarafa koşarsa koşsun, herkes kendi istikametinde ilerlediğini söyleyebiliyor.

Yasanın kendisinde, eleştirilerden ya da sonucun iyi mi kötü mü olduğundan öte, bu anlayışın memleketi sağlam bir durağa götürmesi mümkün mü?