TMO Genel Müdürü Ahmet Güldal’ın 2026 hububat alım fiyatlarına ilişkin yaptığı açıklamalar, üreticinin içinde bulunduğu ekonomik gerçeklikten ne kadar uzaklaşıldığını bir kez daha ortaya koymuştur.
TMO Genel Müdürü Ahmet Güldal’ın 2026 hububat alım fiyatlarına ilişkin yaptığı açıklamalar, üreticinin içinde bulunduğu ekonomik gerçeklikten ne kadar uzaklaşıldığını bir kez daha ortaya koymuştur.
Öncelikle, açıklanan 16.500 TL’lik buğday alım fiyatının savunulması için verim artışı, yağışlar ve sulama maliyetlerindeki düşüş gibi gerekçelerin öne sürülmesi, tarımsal üretimin temel sorunlarını görmezden gelmektir. Çiftçinin maliyeti yalnızca su değildir. Mazot, gübre, ilaç, tohum, işçilik, kira, kredi faizleri ve makine bakım giderleri son yıllarda katlanarak artmıştır. Enflasyonun bu kadar yüksek seyrettiği bir ortamda üreticiye verilen fiyatın maliyet hesaplarıyla uyumlu olduğunu iddia etmek, sahadaki gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
Daha da dikkat çekici olan, çiftçiye verilecek desteklerin ürün fiyatının bir parçası gibi sunulmasıdır. Destekleme ödemeleri zaten devletin üretimi teşvik etmek için vermesi gereken ayrı bir mekanizmadır. Bir sonraki yıl ödenecek destekleri bugünkü ürün fiyatına ekleyerek “aslında çiftçi 19.514 TL alıyor” demek, üreticinin cebine hasat döneminde girecek parayı olduğundan yüksek göstermeye çalışmaktır. Çiftçinin bugün nakde ihtiyacı vardır; gelecek yıl yapılacak ödeme bugünkü borçlarını kapatmaz.
Ödeme konusunda da benzer bir çelişki göze çarpmaktadır. Resmî olarak 45 günlük ödeme süresi açıklanırken, çiftçinin endişelenmemesi gerektiği söylenmektedir. Eğer ödemeler gerçekten 21 gün içinde yapılacaksa neden 45 günlük bir süre ilan edilmektedir? Çiftçi belirsizlik istememektedir. Hasat zamanı gelen üretici, bankaya, tüccara ve tedarikçiye karşı yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadır. Bu nedenle ödeme takviminin net ve bağlayıcı olması gerekir.
TMO’nun “ürününüzü bizim açıkladığımız fiyatın altında satmayın” çağrısı da piyasa gerçekleri açısından sorgulanmalıdır. Çiftçi ürününü hemen satmak zorunda kalıyorsa, randevu bulamıyor veya ödeme süresini bekleyemiyorsa, tüccarın daha düşük fiyat tekliflerine mahkûm hale gelmektedir. Bu durumda sorumluluk üreticide değil, piyasanın sağlıklı işlemesini sağlayamayan politikalardadır.
Verim örnekleri üzerinden yapılan değerlendirmeler de yanıltıcıdır. Bazı bölgelerde yüksek verim alınması, kuraklık, don, dolu veya diğer iklim risklerinden etkilenen üreticilerin yaşadığı kayıpları ortadan kaldırmaz. Tarım politikaları birkaç başarılı örnek üzerinden değil, ülke genelindeki ortalama üretici koşulları dikkate alınarak oluşturulmalıdır.
Ancak mesele yalnızca açıklanan fiyatın yüksek ya da düşük olması da değildir. TMO’nun açıkladığı fiyatı yalnızca rakamsal düzeyde tartışmak, tarımdaki daha derin ve yapısal sorunları görünmez kılmaktadır. Üreticinin her yıl devletin açıklayacağı fiyatı beklemek zorunda kalması, artan borç yükü altında üretim yapması, gübreden tohuma kadar temel girdilerde piyasa hâkimiyetine sahip şirketlere bağımlı hale gelmesi ve tarımsal üretimden doğan gelirin adaletsiz biçimde paylaşılması asıl tartışılması gereken konulardır.
Bugün küçük ve orta ölçekli üreticinin temel sorunu yalnızca buğdayın kaç liradan alınacağı değil; üretim araçları üzerindeki denetimini giderek kaybetmesi, borçlanmadan üretim yapamaz hale gelmesi ve ürettiği değerden aldığı payın sürekli azalmasıdır. Fiyat tartışması elbette önemlidir; ancak üreticinin üretim araçları üzerindeki denetimi, borçluluk ilişkileri, girdi tekelleri ve tarımsal gelirin paylaşımı gibi meseleler ele alınmadıkça tartışma gündelik ve popülist düzeyde kalmaya mahkûmdur.
Sonuç olarak yapılan açıklamalar, çiftçinin gelir kaybına ilişkin endişelerini gidermekten çok açıklanan fiyatı savunmaya yönelik bürokratik gerekçelerden oluşmaktadır. Tarımın sürdürülebilirliği yalnızca dönemsel fiyat düzenlemeleriyle değil; üreticinin ekonomik bağımsızlığını güçlendirecek, gelir güvencesini sağlayacak ve tarımsal üretimin yapısal sorunlarını çözecek politikalarla mümkün olacaktır.