Türkiye tarımındaki sorun yalnızca tohum, su veya çiftçi gelirleriyle sınırlı değildir. Temel mesele, tarımsal üretimden doğan değerin kim tarafından üretildiği ve kim tarafından sahiplenildiğidir.
Tarım çoğu zaman üretim miktarları, destekler veya gıda fiyatları üzerinden değerlendirilse de aslında bir ülkenin egemenlik kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Toprağı işleyen üretici ile bu üretimden doğan değeri kontrol eden güçler arasındaki ilişki, tarımın ekonomik olduğu kadar siyasi bir mesele olduğunu da gösterir.
Türkiye’de tohumculuk sektörü, tarımsal üretimin en stratejik halkalarından biridir. Tohumu kontrol eden güç, üretim sürecinin tamamını yönlendirme kapasitesine sahip olur. Bu nedenle yerli genetik kaynakların korunması, anaç tohum geliştirme programlarının güçlendirilmesi ve kamusal araştırma faaliyetlerinin desteklenmesi büyük önem taşımaktadır. Bu alanlarda yaşanan yetersizlikler ise çok uluslu şirketlerin sektördeki etkinliğini artıran önemli faktörlerden biridir.
Ancak mesele yalnızca ticari rekabet değildir. Patent ve lisans sistemleri aracılığıyla çiftçinin üretim üzerindeki geleneksel denetimi zayıflarken, tarımsal faaliyetler giderek küresel şirketlerin belirlediği kurallar çerçevesinde yürütülmektedir. Üretim riski büyük ölçüde çiftçinin üzerinde kalırken, yüksek katma değer ve kârın önemli bölümü fikri mülkiyet haklarını ve dağıtım ağlarını kontrol eden şirketlere aktarılmaktadır.
Bu durum sözleşmeli üretim yapan çiftçiler ile büyük tarım şirketleri arasındaki gelir farklarında da görülmektedir. Tarımsal üretimin temel yükünü üstlenen üreticiler, yaratılan ekonomik değerden sınırlı pay alırken, şirketler vergi sıralamalarına girecek düzeyde kazanç elde edebilmektedir. Bu süreçte çiftçinin üretim üzerindeki özerkliği ve ekonomik bağımsızlığı da giderek azalmaktadır.
Sorunun bir diğer boyutu da doğal kaynaklardır. Su stresi yaşayan Türkiye’de yüksek su tüketen tarımsal faaliyetlerin önemli bir bölümü uluslararası piyasalara yönelik üretim için kullanılmaktadır. Böylece toplumun ortak varlığı olan su, dolaylı biçimde küresel sermayenin ihtiyaçlarına hizmet eden bir üretim girdisine dönüşmektedir. Benzer şekilde, Anadolu’nun verimli toprakları da giderek uluslararası piyasanın taleplerine göre şekillenen üretim sistemlerinin parçası haline gelmektedir.
Bu ekonomik dönüşümün siyasal sonuçları da vardır. Tarım politikalarının belirlenmesinde büyük sermaye gruplarının ve lobi faaliyetlerinin etkisine ilişkin tartışmalar uzun süredir devam etmektedir. Eleştirel yaklaşıma göre devlet, küçük üreticiyi koruyan bir yapı olmaktan uzaklaşarak tarımsal sermayenin ihtiyaçlarını önceleyen bir yönelim göstermektedir.
Sonuç olarak Türkiye tarımındaki sorun yalnızca tohum, su veya çiftçi gelirleriyle sınırlı değildir. Temel mesele, tarımsal üretimden doğan değerin kim tarafından üretildiği ve kim tarafından sahiplenildiğidir. Bir tarafta toprağı işleyen çiftçi ve tarım emekçileri, diğer tarafta ise patentleri, dağıtım ağlarını ve sermaye gücünü elinde tutan uluslararası şirketler bulunmaktadır. Tarımsal bağımsızlık yalnızca daha fazla üretim yapmak anlamına gelmez; tohum üzerinde kamusal denetim kurabilmeyi, doğal kaynakları toplum yararına planlayabilmeyi ve üreticinin yarattığı değerin önemli bölümünün yeniden üreticiye dönmesini gerektirir. Türkiye’nin önündeki temel mesele, kendi toprağı, suyu ve emeği üzerinde yeniden söz sahibi olabilmektir.