At gözlüğü artık bir kusur değil; bu memlekette bir hayatta kalma aparatı. Görmemek için değil, gördüğüne dayanabilmek için takılıyor.

Eskişehir’in En İşlek Caddeleri Baştan Sona Değişti: Büyükşehir Detayları Açıkladı
Eskişehir’in En İşlek Caddeleri Baştan Sona Değişti: Büyükşehir Detayları Açıkladı
İçeriği Görüntüle

Mete Kaan Yanar, birkaç gün önce yazdığı yazıya basit ama sarsıcı bir soruyla başlıyordu: “Farkında mısınız, öğleden sonra otobüslerde başlayan emekli yoğunluğunun?” sonrada ekliyor, “Hepimiz biliyoruz, çoğu zaman ortada gidilmesi gereken acil bir iş olmadığını. Yolculuğun amacının bir yerden bir yere varmak değil; biraz hoşsohbet, biraz dedikodu, biraz da “insan içine çıkma” olduğunu..."

Peki, insan neden buna ihtiyaç duyar?

At gözlüğü meselesi burada devreye giriyor. Kimse kimseye kızmasın. At gözlüğü artık bir kusur değil; bu memlekette bir hayatta kalma aparatı. Görmemek için değil, gördüğüne dayanabilmek için takılıyor.

Kimi hayatı bir yük hayvanı gibi sırtında taşıyor; kimi yarış atı misali, o yükün altına girmemek için sürekli koşturuyor. Bu keşmekeşte, dönüp bakılmayanların ilk sırasında da emekliler var.

Sosyalleşme, eski bir deyimle söylersek, bir “refah göstergesi”ne dönüştü.

Bir yerde oturup iki kelam edebilmek, yan yana durabilmek, hatta sessizce birlikte bekleyebilmek… Bunlar artık gündelik hayatın sıradan halleri değil. Birer lüks. Hele emekliler için.

Eskişehir sokaklarını, parklarını, duraklarını düşünün. Otuz, kırk kişi yan yana gelir bu yan yanalık bir hak mücadelesidir ve bir yan yana gelebilme imkanıdır.

30-40 kişilik dev bir yalnızlıktır esasında. Ve onlar için gidecek başka bir yer yoktur. Kamusal alan daraldıkça, insanlar o dar alana sıkışır; sıkıştıkça da görünür olmaya çalışır.

Otobüsün koltuğu, tramvayın içi… Bunlar artık yalnızca ulaşım araçları değil.

Kamusal olanın küçülen haritasında kalan son temas noktaları…

“Hava bedava, yol bedava” denirken, aslında bedava olan ulaşım değildir; katlanma imkanıdır. Evden çıkmanın, görülmenin, bir yerlere ait olmanın en düşük bedelli yolu…

“Bedava” kelimesi burada yanıltıcıdır. Çünkü bedava olan şeyler, çoğu zaman topluma en pahalıya mal olanlardır.

Yoksulluğun, dışlanmışlığın, hayattan yavaş yavaş geri çekilişin en görünür izleri bu alanlarda birikir. Otobüsler, tramvaylar, duraklar bu yüzden kalabalıktır.

Çünkü başka gidecek yer yoktur.

En düşük ücreti 20 bin liraya çıkarmak için “sınırları zorladıklarını” söyleyen bir iktidarın, 20 bin lirayla nasıl yaşanacağını gerçekten düşünmek için kendini daha fazla zorlayacağına inanmak güç. Siyasetçinin zenginliği her gün gözümüze sokulurken, o zenginliğin kamaştırdığı gözlerin sıradan insanı görmesi pek mümkün olmuyor.

Bu yüzden Eskişehir’deki iktidar temsilcilerinin dili çoğu zaman aynı yerde takılı kalıyor: “Biz olsak şu kadar bina yapardık, bu kadar beton dikerdik.” Betonun hesabı tutuluyor; insanın hayatı ise tali bir ayrıntı gibi geçiştiriliyor.

Birileri çıkıp “işte buradasınız, insanınızı onurlu bir şekilde yaşatın” dediğinde, cevap hazır: “Ne yapalım, imkan yok.”

Anlaşılan o ki zihniyette durum net: Betona, asfalta imkan var.

Ama insanın onurlu bir hayat sürmesine gelince… Orada imkan hep tükenmiş oluyor.