Fakat toplumsal ayar bozulduğunda, onu eski haline getirmek yıllar alır. Belki de bir nesil. Ve biz şu an tam olarak oradayız.
“Evlat sahibi olmak yüreğin ağzında yaşamaktır” derler.
Eskiden bu söz, biraz endişe biraz da sevgiyle söylenirdi. Şimdi ise neredeyse bir korku cümlesine dönüştü.
Son yıllarda Türkiye’nin içinden geçtiği tablo bu sözü fazlasıyla doğruluyor. Ama son iki günde yaşadıklarımız… Artık kelimelerin yetersiz kaldığı bir eşik. Ne “acı” demek yetiyor, ne “skandal”, ne “ihmal”… Hangi kelimeyi seçseniz eksik kalıyor, hangisini söyleseniz bir tarafı boşlukta kalıyor.
Çünkü mesele tek bir olay değil.
Mesele, birikmiş bir çöküş hissi.
Toplum olarak ağır bir çözülme sürecinden geçiyoruz. Ve en acı tarafı, bu çözülmeyi en savunmasız yerden, çocuklar üzerinden yaşıyoruz.
Bugün çocukların öldüğü, öldürüldüğü ve hatta öldürenin yine çocuk olduğu hadiseleri konuşuyoruz. Böyle bir tabloyu sadece “anne-baba hatası” diyerek açıklamak ise kolaycılıktan öteye geçmez. Bu, büyük resmi görmemek için bilinçli bir körlük olur.
Defalarca söylendi, yine söyleyelim:
Mevcut yasalar caydırıcılık açısından yetersiz. Önleyici mekanizmalar ise neredeyse yok hükmünde.
Ama mesele sadece hukuk da değil.
Henüz kendi muhakemesini oluşturamamış çocukların, sınırsız ve filtresiz bir dijital evrende büyümesi… İşte asıl kırılma noktalarından biri burada. Oyunlar, canlı yayın odaları, kontrolü mümkün olmayan gruplar… Büyüklerin bile nefret kusmak için kullandığı bir ortamda, çocuklardan sağlıklı bir zihin yapısı beklemek ne kadar gerçekçi?
Bir de dönüp kendimize bakalım.
Farklı düşündüğü için komşusuna selam vermeyen,
Korna çaldı diye araçtan inip kavga eden,
Rakip takım taraftarına şiddeti alkışlayan,
Kadına yönelik şiddeti sorgulamak yerine gerekçelendiren,
Önüne geleni aşağılayan, küçümseyen, ötekileştiren…
Böyle bir toplumun yetiştirdiği çocuklardan ne bekliyoruz?
Şiddeti sadece izlemiyoruz, meşrulaştırıyoruz.
Dizilerde silahla adalet dağıtan karakterlere hayran oluyoruz. On kişi öldüren “haklı” olduğu için alkışlanıyor. Aldatan karakterler bile “sevilen” figürlere dönüşüyor.
Sosyal medyada ise başka bir çürüme var.
Etkileşim uğruna her şeyin normalleştiği, teşhirin “abonelik sistemi” ile meşrulaştırıldığı bir düzen…
Ahlaki sınırların bu kadar bulanıklaştığı bir ortamda, çocuklara hangi pusulayı vereceğiz?
Bir diğer mesele: silaha erişim.
Kâğıt üzerinde zor, pratikte ise fazlasıyla kolay.
Yasalara uyan insanlar savunmasız kalırken, illegal yollarla silah edinmek neredeyse sıradan bir durum haline gelmiş.
Sabah programlarında izlediğimiz olaylar, her gün gündeme düşen uyuşturucu haberleri, suça karışan ve buna rağmen “fan” kitlesi tarafından sahiplenilen isimler…
Neresinden tutsanız elinizde kalıyor.
Ama en can acıtıcı olan şu:
Bu tabloyu herkes görüyor ama çözüm adına somut bir irade yok.
Oğlunu kaybeden bir annenin tehdit edildiği ve bunun karşılıksız kaldığı bir düzende yaşıyoruz.
Katliam yapanların kendine hayran kitleler bulabildiği bir zemindeyiz.
Bu düzen sürdürülebilir değil.
Bugün yaşananlar haliyle velileri de tedirgin etti. Pek çok aile çocuklarını okula göndermek istemedi. Bu kaygıyı anlamak zor değil. Ancak buna rağmen hiçbir şey olmamış gibi 23 Nisan gösterisi hazırlığına devam edilmesi ve devamsızlık yapılmaması yönündeki ısrar… İşte bu da başka bir kopukluk göstergesi.
Toplumun nabzıyla sistemin refleksi arasında ciddi bir uyumsuzluk var.
“Çözüm ne?” diye soruyorum kendime.
Cevabı net değil.
Ama şu çok net:
Ekonomi düzelir. Dış politika düzelir. Sağlık, tarım, altyapı… Hepsi zamanla toparlanabilir.
Fakat toplumsal ayar bozulduğunda, onu eski haline getirmek yıllar alır. Belki de bir nesil.
Ve biz şu an tam olarak oradayız.
Yüreğimiz ağzımızda…
Ama ilk kez sadece kendi evladımız için değil, birbirimizin çocukları için de korkuyoruz.